• Adana’yı işgal etmiş olan Fransızlar ile Ermeni çeteleri, 10 Temmuz 1920 günü kentte terör estirerek onbinlerce Adanalı’yı KAÇ KAÇ’a zorladılar. Amaçları; büyük bir katliamı gerçekleştirmek, ardından da Müslüman halkın ev ve işyerlerine el koymaktı.[1]
• İşgalcilerin bu amacı geri tepti. Güney’e göç eden onbinlerce Adanalı’ya Akkapı bölgesini emrindeki milli çeteleri ile kontrol eden Şeyh Cemil (Nardalı) sahip çıktı. İşgalcilerin zulmünden kaçan Adanalıları konağında ağırlayarak güvenli bölgelere gönderdi.
• Atatürk’ün direktifiyle, Çukurova Bölgesinin kurtarılması için oluşturulan “Batı Kilikya Milli Kuvvetleri” Komutanı Sinan Paşa (TEKELİOĞLU)’dan silah ve cephane yardımı alan Cemil Nardalı, emrindeki çetelerle, savunduğu Güney Adana’ya işgalcileri sokmadı.
• Şeyh Cemil (Nardalı) ve emrindeki milli kuvvetlerin karargah ve barınak olarak kullandıkları tarihi konak günümüzde bakımsızlıktan yıkılmak üzere. Nardalı ailesi, tarihi konağın “Kurtuluş Müzesi” olmasını istiyor ve bunun için ilgililerden yardım bekliyor
Mehmet MERCAN
* * *
Günlerden 10 Temmuz 1920
Adana, Adana olalı böylesine kâbus dolu bir gün yaşamadı.
Sabahın ilk ışıkları kentin üzerine çökmüş o uğursuz karanlığı yırtmaya uğraşırken başlamıştı ölüm-kalım kargaşası.
Yediden yetmişe, herkes ayaktaydı.
Sabahın karanlığında başlayan, ortalığı inleten top ve mitralyöz sesleri, evlerinden dışarıya fırlayan bebelerin ağlamalarına, kızların, kadınların çığlıklarına karışıyordu
Her sokakta, her evde büyük bir telaş vardı. Bebelerini kucaklayıp evlerinden sokaklara fırlayan analar, kendilerinden küçük kardeşlerini sırtlayan ablalar, ağabeyler, eşlerini, çocuklarını katliamdan kurtarma çabasındaki babalar, dedeler bir an önce gelecek beladan uzaklaşmanın telaşındaydılar.
ŞİDDETLİ ÇARPIŞMALARA HAZIRLIK
10 Temmuz 1920’nin uğursuz Cumartesi günü...
Temmuzun nemli sıcağına kan ve barutun ağır kokusu sinmiş.
Nefes almak o kadar zorlaşmıştı ki...
Bütün Adana ayaktaydı.
Tarihlerde bu gün için ayrı bir sayfa açıldı ve adına KAÇ KAÇ denildi.
İşgalin başladığı 18 Aralık 1918 Çarşamba gününden bu güne, esaretin getirdiği acıya ve zulme dayanmaya çalışan Adanalılar, Fransızların desteğinde son zamanlarda azgınlaşan Ermeni çetebaşı ŞİŞMANYAN’a bağlı militanların saldırılarından kurtulmanın telaşındaydılar.
Fransızlar ve Ermeni militanlar o günlerde saldırılarını arttırmış, bu yetmezmiş gibi büyük bir katliamın hazırlığına başlamışlardı.
Ünlü MENİL TABURU’nun 26 Mayıs günkü yenilgisini bir türlü hazmedemiyordu Fransızlar.
Fransız İşgal Valisi Bremond ve Doğu Ordusu 1. Tümen Kumandanı General Duffieux (Düfyö), 26 Mayıs günü Pozantı’nın Karboğazı’ndaki çatışmada ellerindeki modern silahlara rağmen Hasan KARAAFAT’ın 40 kişilik Kuvva-i Milliye güçlerine yenilen MENİL Taburu’nun intikamı ile yanıp tutuşuyorlardı.
Evet, bu yenilginin intikamı mutlaka alınmalıydı.
Cephelerde Hürriyet ve istiklal için çarpışan Kuvva-i Milliye’ye bağlı küçük küçük gruplara bile güçleri yetmeyen modern donanımlı Fransız askerleri ve onların güdümündeki Ermeni çeteleri bu kez halka yöneldiler.
Kadınlara, kızlara, küçük çocuklara, eli silah tutmayan yaşlılara saldırıyor, yakaladıklarını süngülüyor, ya da günümüzde Merkez Bankası olan yerdeki Şişmanyan’ın karargahının bulunduğu Kiliseye götürüp burada işkenceden geçirdikten sonra katlediyorlardı....
Fransızlar intikam ateşi ile yanarken, Ermeniler de, sürekli uyguladıkları şiddet ve baskı ile Müslüman çoğunluğu kentten kaçırıp, mallarına el koymak, yapılacak bir plebisitle (Halk oylaması) de Adana’nın bir Ermeni Kenti olduğunu Dünyaya kanıtlamanın gayreti içindeydiler.
10 Temmuz 1920 günü kentte başlatılan dehşet dolu saatler bu planın uygulamasıydı.
Kentin çeşitli stratejik yerlerine yerleştirilen Fransız askerleri ile Ermeni militanlar Müslüman mahallelerini sürekli taciz ateşine tutarken uçaklarla da bu mahallelere ve güneydeki obalara çivili bombalar yağdırıyor sonra da mitralyözle tarıyorlardı.
Ortalık kan ve barut kokuyordu.
Sokaklar ceset ve yaralılarla doluydu...
KAÇ, KAÇ
Adana’da böylece tarihteki adı ile “KAÇ, KAÇ” başladı.
Adanalı tarih araştırmacısı Kasım ENER “Çukurova Kurtuluş Savaşında Adana Cephesi” adlı eserinde o günleri şöyle anlatıyor;
10 Temmuz 1920’de; sabahleyin iki saat kadar süren silahların İslam mahalleleri üzerine sıkılmasından sonra Türkler, koltuklarında küçük birer bohça ile OBA yönüne akına başladılar. Göçmenlerimizden bazıları Yüreğir Ovası’ndaki köylerde akrabalarının yanına veya eşyalarını almak üzere çiftliklerine gitmişlerdi. Bunların arasında Ahmet Efendi (Vanlı) de vardı. Ne yazık ki Vanlı Ahmet Efendi, MAMİKÜLLÜ Çiftliği’nde hazırlık yaparken Ermeni fedailerin baskınına uğradı. Zavallı adamcağız soyulduktan sonra sürüklenerek bıçak darbeleri altında şehit edildi...
...Onbinlerce Müslüman’ın Kaç Kaç’ı 4 gün sürdü. Kaçanlar tesellilerini Eti Türkleri’nin[2] sıcak konukseverliğinde buldu. Böylece 13 Temmuz günü akşamı şehirden çıkamayan sayısı pek az İslamlar ile Fransızlara uşaklık eden bir avuç soysuz dışında Adanalıların Kaç, Kaç’ı sona erdi. Göçmenler Eti Türkleri’nin sağladığı araçlarla Yolgeçen Grubu’na gönderilerek ağırlandılar. Bu suretle 5 gün dolup taşan ova köylerinden Müslüman aileleri Toroslara yollandılar...
Tarih Araştırmacısı Kasım ENER’in belirttiği Eti Türkleri’nin (| Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir | Buraya Tıklayarak Üye Olabilirsiniz... |: yani Arap Alevileri’nin) başında, kentin güneyindeki obalarda büyük saygınlığı olan büyük Mücahit ŞEYH CEMİL Efendi vardır.
Cemil Efendi ve emrindeki kuvvetler Güney bölgesini ilk günden beri İŞGAL’ın dışında tutmayı başarmış, burada gerçekten büyük ve geniş bir GÜVENLİK bölgesi oluşturmuşlardı.
10 Temmuz günü KAÇ KAÇ’a katılan sivil halkın büyük umudu oldu Şeyh Cemil Efendi.
Evini, işyerini, çiftliğini terk eden binlerce Adanalı güneye, onun himayesine koşuyordu.
Cemil Efendi, tüm aile fertleri ve emrindeki silahlı güçlerle gelenleri koruma altına alıyor, ağırlıyor, yedirip içirdikten sonra güvenli bölgelere gönderiyordu.
Cemil Efendi, bir kurtarıcıydı artık...
O günlerde Çukurova Bölgesi’nin kurtuluş mücadelesini yürüten “Batı Kilikya Milli Kuvvetler Komutanı Sinan TEKELİOĞLU” Obalar bölgesine göç eden halkın koruyucu meleği Şeyh Cemil Efendi’yi bu insancıl davranışı dolayısıyla şu mesajla kutlar,
Oba’da Şeyh Cemil Efendi’ye:
Pek sevilen “Eti”[3] kardeşlerimizin şimdiye kadar milli kuvvetlere olan istek ve saygılarıyla beraber, siz başta gelmek üzere, Adana Türklerine gösterdikleri misafirperverliğe teşekkür ederim. Hepinizin gözlerinden öper Tanrıya emanet ederim... SİNAN
KUTLU BİR MÜCAHİD
Evet, Adana’nın tarihi olaylarını destansı lirik bir üslupla anlatan Nurettin ÇELMEOĞLU’nun da tanımı ile “Bir Ulu Kahraman”dır Şeyh Cemil Efendi.
Rahmetli gazeteci Yusuf AYHAN’ın dediği gibi “Henüz 30 yaşında bir AKKAPI delikanlısı” iken yüreğine düşmüş kor gibi işgalin acısını çeken vatansever bir halk kahramanıdır O...
O, da babası Molla Mes‘ûd gibi ulu ve kutlu bir kişiydi. Etrafına hem sevgi hem şefkat ve hem de şifa dağıtan ulu bir kişi. Ermiş olduğuna inanan halk ona Şeyh CÊMİ‘ adını takmıştı...
Gelin, o günleri ve bu “Kutlu Mücahid”in kahramanlıklarını, Şeyh Cemil’in çetesinde silah arkadaşı, Salih Dağparçası’ndan naklen anlatan Yusuf AYHAN’ı dinleyelim:
Adanalı hemşehri ve din kardeşlerinin, bu arada Akkapı, Küçükoba, Mirzaçelebi, Bey Mahallesi, Mıdık ve Havuzlubahçe’de oturan on binlerce Türk ve Müslüman’ın[4] Fransız ve Ermenilere karşı can ve namusunu korumak için silaha sarılmaktan başka çare kalmadığına inanan Şeyh Cemil, Akkapı-Yolgeçen Köprüsü’nü kurarak Sinan Paşa’dan silah almaya başlamıştı...
...Şeyh Cemil, Akkapı ve çevresinde Sinan Paşa’dan aldığı silahlarla müfrezeler kurarak savunmaya geçerken Yolgeçen ve Bölgesi komutanı Yedek Subay Zeki Baltalı ile bağlantıyı daha da güçlendirmişti.
Şeyh Cemil-Zeki Baltalı kenetlenmesi Toroslara giden yolun garantisi demekti...
...Adana’nın ileri gelen birçok ailesi gibi, çoğunluğu fakir tabakadan oluşan insanlar güvenli bölgelere geçiş yolunu arıyordu. Bütün ümit, bütün güven Akkapı ve çevresinde silahlı kuvvetler meydana getirmiş olan Şeyh Cemil Efendi’deydi.
Cesaretini ruhundaki inançtan alan, bunu Türklük ateşi[5] ve din kardeşliği duygularıyla pekiştiren Şeyh Cemil’in silahlı kuvvetlerine katılan Afgan, Çerkez ve Kürt vatandaşlarımızın sayısı devamlı artıyordu. Bunlar göğüslerini düşman kurşunlarına siper ederek Akkapı, Mirzaçelebi, Mıdık, Beymahallesi, Havuzlubahçe ve Küçükoba semtlerine düşman ayağı bastırmıyordu...
Akkapı’da böyle bir çete kuvvetinin Şeyh Cemil tarafından meydana getirilerek silahlandırıldığını Mustafa Kemal Paşa da biliyordu. Bu kuvvetleri daha da desteklemek, silah gücünü arttırmak gerekiyordu. Bu amaçla Mustafa Kemal Paşa’nın bilgisi dâhilinde Adana Merkez Cephe Kumandanı Sinan Paşa (Sinan Tekelioğlu) tarafından mümkün olan yardım Yolgeçen Bölge Komutanı Zeki Baltalı’ya yapılıyor, oradan da Şeyh Cemil Efendi’ye aktarılıyordu.
İlk Müfreze:
Şeyh Cemil’in komutasında Akkapı Cephesi için kurulan müfrezede şu vatanseverler vardı.
Salih Dağparçası (Salih Siben), Cerdun Süleyman (Süleyman Carcur), Ali Isı, Küçük Mahmut, Nuraoğlu, Süleyman Çavuş, Alluni Kamil, Habib Şakra, Delibaltaoğlu Şaban, Kebapçı Selim, Parlak Selim, Çelebi Süleyman, Çolak Mehmed, Ayşeoğlu Mehmed, Babür Şahut, Alibabalardan Ahmet, Bayramlardan Mahmut, Bakırsındı mahallesinden Süleyman Çavuşoğlu, İbrahim, Şeyh Cemil’in kardeşi Ali Nardalı, Şeyh Cemil’in büyük oğlu Mes’ud Nardalı, Mecit Yamanyılmaz, ve kardeşi Selim Yamanyılmaz, Habib Kumral, İşdinler ailesinden Çerkez Hasan, Cibeyra Said, Mehenna Kantar, Şeyh Mustafa mahallesinden Kebapçı Mehmet, Karşıyakalı Hamid, Molla Mahmlut Berikol, Mehmet Bahadıroğulları.
İşte bu kahramanlar ve bunlara daha sonra katılan isimsiz kahramanlar düşmana göz açtırmıyor. Cepheden cepheye kanları, canları pahasına vatanı savunuyorlardı.
Bu kahramanlar arasında özellikle Salih Dağparçası ile Cerdun Süleyman büyük yararlılıklar gösteriyor, Büyükdikili üzerinden, Şambayat Köyü’ne oradan da Karahan merkez karargahına geçerek Sinan Tekelioğlu’dan aldıkları silahları yine büyük bir cesaretle işgal bölgelerinden geçirerek Şeyh Cemil’e ulaştırıyorlardı...
Cemil Efendi’nin etrafındaki güç giderek büyüyordu.
Kısa süre içinde sayısı 500’ü geçen bir kuvvete sahip oldu Cemil Efendi.
Bu kuvvetler içerisinde Afganlılar ve Kürtler önemli bir yer tutuyordu.
1860 yılında vatanları Afganistan’ı İngilizlerin işgal etmesi üzerine Adana’ya yerleşmiş olan Afganlılar, günümüzde Kız Lisesi’nin karşısındaki Vakıflar Apartmanı’nın yerinde bulunan “Afganlılar Tekkesi”nde Şeyh Hacı Mehmet Han’ın emrinde bulunuyorlardı. Şeyh Hacı Mehmet Han, Adana’nın işgalinde milli kuvvetlerden yana tavır koymuş, emrindeki gençleri Şeyh Cemil’e göndererek Müslüman kardeşlerine yardıma koşuyordu. Bu arada 50 kişilik bir Kürt müfrezesi de emrinde çarpışmalara katılıyor, işgalci ve saldırganlara büyük kayıplar veriyorlardı.
Gerçekten işgale ve zulme karşı bir milli güç oluşmuştu Cemil Efendi’nin emrinde...
HALKIN SIĞINAĞI
Günümüzde maalesef bir harabe görünümünde, unutulmuşluğa ve ilgisizliğe rağmen yıkılmaya direnen Cemil Efendi’nin Akkapı’daki konağı o günlerde binlerce, on binlerce kişinin güvenli bir sığınağıydı.
İşgalci güçlerin zulmünden kaçanlar bu konağa sığınıyor, burada günlerce yiyip, içip, yıkanıp paklandıktan sonra koruma altında güvenli bölgelere geçiyorlardı.
Konağın büyük ve geniş bahçesinde kazanlar kaynatılıyor, hem silahlı kuvvetlere hem Kaç Kaç’tan perişan olmuş halka sıcak yemek veriliyordu. Açlar burada doyuruluyor, hastalar, yaralılar burada tedavi ediliyordu. Koca koca kazanlarda 24 saat yemek pişiriliyordu.
Ermenilerin, Fransızların kurşunlarına, süngülerine hedef olmadan kaçabilenler Konağın bahçesine alınıyor, burada dinlendiriliyor, evin arkasındaki hamamda yıkanmaları sağlanıyor, yedirilip içirildikten, yaraları sarıldıktan sonra silahlı korumalar eşliğinde güvenli bölgelere sevk ediliyordu. Şeyh Cemil Efendi gelenlerle tek tek ilgileniyor, onları teselli ediyor, bu kabus dolu günlerin yakında sona ereceğini müjdeliyor, imanlarını ve inançlarını tazeliyordu...
Cemil Efendi’nin konağı maalesef günümüzde bakımsızlıktan yıkılmak üzeredir. Ailesi fertlerinin çok dağınık olması nedeniyle ilgisiz kalan konağın Müze haline dönüştürülmesi için yapılan başvurular ise 10 yıla yakın süredir sonuçlanmadı. Konağın içindeki eşya ile birlikte Milli Mücadele’de kullanılan bakır kaplar ve kazanlar da kayıptır. Aile fertleri bu eşyanın nerede olduğunu bilmemektedirler.
Kızlarından Şefika Hanım’ın anlattığına göre, Fransızlar saldırılarında hep bu konağı hedef seçiyorlardı. Bir keresinde uçakla konağın üzerine iki bomba atıldı. Fakat bunlar patlamadı. Evin arka bahçesine düşen bombaları bizzat Şeyh Cemil etkisiz hale getirmiş.
O, BİR KAHRAMANDI
Günümüzde o günleri yaşamış çok az insan kaldı. Ama O’nun yanında bulunmuş, onun emrinde kanı ve canı pahasına düşmana karşı koymuş kahramanların çocukları, torunları yaşıyor hala. Şeyh Cemil’in adı ve anılarını kutsal birer emanet gibi saklayan bu insanlar.
Ne yazık ki bunların sayıları giderek azalıyor.
Onlar da giderse tümden yok olacak, unutulacak Şeyh Cemil’in anıları...
Bunlardan bazıları ile görüşme olanağı bulduk.
Şeyh Cemil’i görme bahtiyarlığına erişmiş Adanalılar O’nu anlatmakta zorlanıyorlardı.
Çünkü O gerçekten büyük bir kahramandı...
O, işgal edilmiş, düşmanın kanlı çizmeleri ile çiğnenmiş topraklarda zulme uğramış koca bir kentin güvenli sığınağıydı. O, inançlı bir mücahit, aydın bir din adamıydı.
Mustafa Kemal Paşa’yı sever sayardı.
Kurtuluş Savaşı’nın ilhamını direktifini O’ndan almıştı. İşgalin ardından görüştüğü Mustafa Kemal Paşa’dan “Görev” istediğinde Paşa O’na; “Git mahalleni ve hemşehrilerini koru” demişti
İlginç bir rastlantı, Şeyh Cemil 10 Kasım 1955 günü 80 yaşında iken öldü.
Ölümü, Atatürk’ün ölümünün 17’nci yıldönümü gününe rastlamıştı.
O günün il yöneticileri Atatürk’ü anma töreninden çıkıp topluca Cemil Efendi’nin cenaze törenine katıldılar. Büyük bir törenle kaldırıldı bu ulu kişinin cenazesi. Kent yöneticileri, yaşayan silah arkadaşları, ölmüş silah arkadaşlarının çocukları, binlerce Adanalı büyük bir saygıyla taşıdılar tabutunu.
O’NU ANLATMAK
Görüştüğümüz yakınları, kendisini tanıyanlar, dedelerinden, babalarından duyanlar aynı duyguyu paylaştılar
“O’nu anlatmak o kadar zor ki...”
Anlatılanların bir bölümünü tarihe ışık tutmak, dahası yeni kuşaklara O’nu az da olsa tanıtmak ümidiyle bültenimize taşıdık.
SÜLEYMAN AKKAPULU:
O’nu hatırlıyorum. Gençtim, ama hatırlıyorum. Saygın bir kişiliği vardı. Zaman zaman çarşıya çıkar esnafın hatırını sorar, oturur sohbet ederdi.
5 Ocak kutlama törenlerini hiç aksatmazdı. Çetesiyle birlikte katılırdı törenlere. Yaşayan çete arkadaşlarından, ölenlerin çocuklarından oluştururdu tören kıtasının başında atı üstünde gururla geçerdi. Bu geleneği ölünceye kadar aksatmadı. Ölünce bu geleneğini uzun yıllar oğlu Seyfi NARDALI sürdürdü.
Şeyh Cemil Efendi bir milli kahramandı. Genç yaşında olmasına rağmen çevresine topladığı silahlı çetelerle vatandaşları koruyor, Fransızlarla Ermenilerin Güney’e sızmalarını önlüyordu.
O günleri yaşamış İzzet TATAROĞLU’ndan dinlemiştim. Şeyh Cemil Efendi emrindeki güçlerle günümüzde Akkapı yolundaki MÜRŞİTŞEL (Benzin İstasyonu)’den Güleklidam’a kadar geniş bir güvenlik şeridi oluşturmuştu. Emrindeki silahlı TİM’lerin başında CARCUR SÜLEYMAN (Süleyman Dağtepesi) vardı. Fransızlar ve Ermeniler sık sık bu cepheyi yarmaya çalışırlardı. Bir çatışmada Carcur Süleyman’ın karısı ŞEHLA Hanım vurulmuş. Karısı Süleyman’a -Sen kaç, düşmanın eline düşme- demiş. Ama Süleyman onu dinlememiş, Karısını sırtına aldığı gibi Kayışlı’nın yolunu tutmuş. Karısını köye bıraktıktan sonra tekrar çatışma yerine gelmiş ve Fransızları geri atıncaya kadar savaşmış.
Şeyh Cemil Efendi, bir kahraman olduğu kadar bilgili bir din alimi idi. Bu yönü ile de büyük saygı görürdü. İnsanlar hastalandığında O’na gelir, şifa isterlerdi...
MAHMUT BOĞA:
Çok küçüktüm, Kendisini hatırlamıyorum ama olayları hayal meyal hatırlıyorum. Uçaklar bomba atıyor diye büyüklerimiz bizi alıp Kayışlı köyüne götürdüler. Büyüklerimiz anlatırdı. Güneyde üç cephe açılmıştı Birincisi Mezarlık bölgesinde, ikincisi Süleyman Şevkingilin bahçesinde, üçüncüsü de Uluçaylarda (Akkapı son durak). Şiddetli çarpışmalar oluyordu. Hoca Abdullah Efendi, Süleyman Boğa da çetelerle beraber savaşıyorlardı. Uçakların attığı bombalarla Garipzadelerden bir çocuk öldü. Şehit çocuk için sonradan bir türbe yapıldı. Türbe yapılırken şehit çocuğun cesedinin henüz bozulmamış, elbiseleri çürümemiş olduğu görüldü.
Şeyh Cemil Efendi’nin konağında günün her saatinde kazanlarda yemek pişiriliyor gelen halka ve çetelere yemek veriliyordu. Konağın bahçesinde yüzlerce kişi barınıyordu...
YUSUF UZUN:
KAÇ KAÇ başladığında çocuktum. Çeteler yemek saatlerinde konağı geliyor yemeklerini yedikten sonra gidiyorlardı. Biz çocuklar kendilerine yakındaki bahçelerden meyve toplayıp verirdik. Yemek için gerekli sebze ve meyvelerin büyük bölümünü Şeyh Cemil Efendi karşılardı. Ayrıca yakın köylerden yiyecek gönderen de oluyordu. Bir gün, yiyecek alabilmek için Şeyh Cemil Efendi’nin kendisine ait Havuzlubahçe’de Şeyh Dıkkanı türbesinin karşısındaki tarlasını sattığını duyduk. Satılan tarlanın parası ile yiyecek alınmıştı.
Konak’ta pişirilen yemeklerin bir bölümü cephelerde bekleyen mücahitlere gönderiliyordu. Ben ve arkadaşlarım birkaç kez Kurttepe’deki cephede savaşan mücahitlere yemek götürdük.
Çetelerin içinde tanıdıklarımız vardı. Süleyman Cerzun çete başıydı. Süleyman Şevkin, Ali Kasım, Mehmet Çolak, Karşıyaka’dan Yusuf Sakkur, Ahmet Çako, Hasan Rûvci vardı. Fransızlar ve Ermeniler sık sık baskınlar yapıyor, mahallelerin üzerine silah sıkıyor, bombalar atıyorlardı. Rızık tarlasında meydana gelen bir çatışmada Ali ‘Ammudî isimle bir çete öldürülmüştü. Onu alıp gömdüler. Çarpışmalar başladığında Şeyh Cemil’in emriyle kadın ve çocuklar Kayışlı Köyü’ne, Ağba’ya gönderiliyordu...
Cumhuriyet kurulduktan sonra sakin bir hayat yaşadı. Herkes kendisine büyük saygı duyuyordu. Askerler, paşalar onu çok seviyorlardı. Ben askerliğimi Dörtyol’da yaptım. Hatay daha bizim değildi. Bir gün Fevzi Çakmak Paşa birliğimize geldi. Kendisini karşıladık. Herkesin hatırını sordu. Sıra bana geldiğinde Adanalı olduğumu öğrenince sordu –Adana’da kimi tanıyorsun- diye. Ben de -Şeyh Cemil Efendi benim dayımdır- dedim. Beni kucakladı ve gözlerimden öptü.
HASAN LİMON:
Şeyh Cemil Efendi ile Sinan Paşa sıkça görüşüyorlardı. Sinan Paşa (Tekelioğlu) sık sık kendisini ziyaret ediyordu. Şeyh Cemil’in konağı Kurtuluş Savaşı’nın önemli karargâhlarından biriydi. Burada sık sık toplanır durumu görüşür ona göre plan yaparlardı. Babamdan dinlemiştim. Kaç Kaç’tan önce, bir gün Fransız Komutanlar da gelmiş konağa. Şeyh Cemil Efendi kendilerine çok saygı göstermiş ve ağırlamış. Şeyh Cemil Efendi’nin kendilerini ağırlamak için uğraştığını gören Fransız Komutan O’na –Bu kadar zahmet etmeyin- deyince Şeyh Cemil de – Siz burada bizim misafirlerimizsiniz. Misafiri ağırlamak bizim geleneğimizde var- deyince Fransız generalin yüzü buruşmuş. İşte, böyle cesur bir insandı...
SÜLEYMAN ÖZDEN (Faytoncusu):
Yetmiş bir yaşındayım. Gençliğimde faytonculuk yapardım. Şeyh Cemil Efendi, mahallemizin büyüğü ide. Herkes ona saygı gösterirdi. Sık sık benim faytonuma binerdi. Bazen kendisini eski baraja kadar götürürdüm. Faytondan inmeden barajı ve etrafı seyrederdi. Sonra dönerdik. Herhangi bir yerde hasta ya da cenaze olsa beni çağırtırdı. Faytonla gider dönerdik. Her seferinde bana bolca para verirdi. Çok fazla konuşmayı sevmezdi. En çok Seyhan nehri kıyısında gezmeyi severdi. Buralarda gezerken gözleri dalar öylece kalırdı. Sonra nemlenen gözlerini silerdi. Bazen şehirdeki tanıdıklarının dükkânına uğrar otururdu. En çok Çiftçi Ali Berli’nin dükkânına uğrardı. Zaman zaman silah arkadaşlarını, onların yaptıklarını anlatırdı. Mustafa Kemal Paşa’yı sık sık anardı. En çok çetelerden Ali Birbiri, Süleyman Cerzun, Ali Kasım’ın kahramanlıklarını anlatırdı. Kendisine çok hasta getirirlerdi. O da kimseyi kırmaz, hastaların başını şefkatle okşar onlara dualar ederdi. Allah’ın emriyle kendisine gelen hastalar iyileşirdi. Bir gün Annem hastalandı, kendisine götürdüm, Annemin alnına, başına masaj yaptı, Kur-an’dan süreler okudu annem iyileşti. Kesinlikle kimseden para almazdı. Kendisine para vermek isteyenlere çok kızardı.
KAYA ŞENOL (103 yaşında):
Kaç-Kaç zamanında çocuktum. Büyüklerimiz bizi sokağa bırakmazlardı. Fransızlar ve Ermeniler yakaladıkları çocukları götürüp öldürüyorlardı. En çok kadınlara saldırıyorlardı. Önce sarkıntılık ediyor sonra işkence ile öldürüyorlardı. Bir defa bir kadının göğüslerini kestiklerini gördüm. Şeyh Cemil Efendi halkı koruyordu. Onun ve çetelerinin bulunduğu bölgeye Fransızlar giremiyordu. Aydın ve kültürlü bir insandı. Birkaç dil biliyordu. Kendisini ziyarete gelen Fransız subaylarıyla Fransızca konuşurdu.
YAHYA RÛVCİ (93 yaşında):
Bir gün Fransızlar saldırıya geçti. Halkın bir bölümü ile birlikte biz de Kayışlı köyüne kaçtık. Fransızlar ardımızdan çok top mermisi attılar. Halk en çok Kayışlı, Süleymanbeyli, Mürseloğlu, Çatalağılı, köylerine kaçıp sığınıyordu. Bizi takip ettiler ama köylere giremediler. Oradaki çetelerden korkuyorlardı. Çocuktum, ben de Çimento’nun arkasındaki Kütüklü köyüne kaçtım. Bu arada Alihocalı ve İsmailiye köylerini düşman işgal etti. Buralarda çok katliam yaptılar. Bilhassa Ermeniler çok gaddardı. Müslümanları boğazlayarak öldürüyorlardı.
Benim gibi çocuklar konakta barınan ve kalan çetelere hizmet ediyorduk. Çarşıya bizi gönderiyorlardı. Ben en çok pişen yemekler için tuz almaya giderdim. Büyüksaat yakınındaki çarşıya gider tuz alır gelirdim. Fransız askerleri çocuk olduğum için karışmıyordu. Ama Ermenilere yakalanmamaya çalışırdım. Konakta her gün her saat kazanların içinde yemek pişerdi. Çeteler gelir yemeklerini yedikten sonra cephelere giderlerdi. Ayrıca zulümden kaçan halk da gelir yemeklerini yer, hamamda yıkanırlardı. Şeyh Cemil Efendi bunları çetelerin himayesinde güvenli bölgelere gönderirdi.
FİKRET (İhsan) NARDALI: (Torunu)
Dedem Şeyh Cemil Efendi’nin ancak son yıllarını hatırlıyorum. Kendisi kimseye bir şey anlatmazdı. Çok alçak gönüllü, sevgi dolu bir adamdı. Bir o kadar da ciddiydi. Onun yanında herkes çok saygılı davranırdı. Zaman zaman babam Yusuf NARDALI ve Amcam Mecit NARDALI o günleri anlatırlardı. Çok zahmetler çekmişler. Dedem çocuklarını da çete yapmıştı. Onlar da tıpkı diğer çete mensupları gibi yaşıyorlardı. Onlara da görevler veriyordu. Dedemi her kes sever sayardı. O da sevgi ve şefkat doluydu. Son yıllarda yaşlanmasına rağmen, nerede bir hasta olduğunu duysa ziyaretine gider. Cenazelere katılmayı ihmal etmezdi.
Amcam Mecit NARDALI bir gün şöyle bir olay anlattı:
Atatürk her Adana’ya geldiğinde Dedemle ilgilenir, hatırını sordururdu. Ölümünden 5,5 ay önce 24 Mayıs 1938 günü Adana’ya geldiğinde yaverine bir emir verir. –Şeyh Cemil Efendi’nin evine bir heyet gönderin. Durumunu sorsunlar. Ailesiyle, çocuklarıyla ilgilensinler. Bir ihtiyaçları var mı, öğrensinler- demiş. Atatürk’ün bu buyruğu üzerine bir heyet Konağa gelir, Dedem babam ve amcalarım heyeti bir güzel ağırlarlar. Heyet ailemizin tüm fertlerinin temiz ve modern giysiler içinde olduğunu görmüşler ve gidip gördüklerini Atatürk’e anlatmışlar. Atatürk mutlu olmuş...
Atatürk’ün bu duyarlılığını günümüzde maalesef gösteren yok. Eskiden her 5 Ocak’ta Adana’nın Kurtuluş Bayramı törenleri burada konağın önünde yapılırdı. Adana Valisi, Belediye Başkanı ve diğer yetkililer buraya gelir, çeteler burada toplanır konvoy halinde kente gidilirdi. Bu gelenek 20–25 yıl öncesine kadar vardı. Ondan sonra vazgeçildi. Bu durum aile olarak bizi üzüyor.
CAN GÜLEZ (Torunu)
On yıla yakın zamandan beri Dedem Şeyh Cemil Efendi’nin anılarını toplamaya çalışıyorum. Onunla birlikte Adana’nın kurtuluşuna hizmet etmiş, emrinde görev almış, çarpışmış insanları hemen tümü vefat etmişler. Dedem de maalesef hatıralarını kaleme almamış ve kimseye de yazdırmamış. Bu bizim için büyük bir kayıp. O çok alçak gönüllü bir insandı. Övünmeyi ve övülmeyi sevmezdi. Tüm yaşamı halka hizmetle geçti. Ölünceye kadar yoksullara yardım, hastalara şifa ve şefkat dağıtmakla geçirdi ömrünü.
Onun anılarını yaşatmak bizim kadar Adanalıların da görevidir diye düşünüyorum. Çünkü O en zor günlerde binlerce, on binlerce Adanalı’nın koruyucusu olmaya çabaladı. Kendisinin ve ailesinin hayatını düşünmeden çocukları ile birlikte çarpışmalara katıldı.
On yıla yakın süreden beri Dedemin karargâh olarak kullandığı tarihi konağı MÜZE yapmaya uğraşıyorum. Bu konuda yetkililere başvurular yaptım. Ne yazık ki, yeterli ilgili gördüğümü söyleyemem. Konak yıkılmak üzere. Çevresindeki bahçe, yeşil alanlar bakımsız. Maalesef bahçenin büyük bir bölümü de belediye tarafından tahrip edilerek yola katıldı.
Dedem, ailemizin büyükleri bu ülkeye hiçbir karşılık görmeden ve beklemeden hizmet ettiler. Binlerce, on binlerce Adanalıyı koruyup ağırladılar. Milli Mücadeleye destek oldular. Yetkililerden tek isteğimiz dedemizin ve o günlerin kahramanlarının anılarının yaşatılması. Aile olarak bu konuda üzerimize düşeni yapmaya da hazırız.
Şeyh Cemil NARDALI KİMDİR?
Nüfus kütüğünde asıl adı İSA olduğu halde, bu isimle tanınmayan Şeyh Cemil NARDALI 1293 yılında (1875) Adana’nın Akkapı Mahallesi’nde doğdu. Babası Molla Mesut özellikle Güney Adana’da etkili ve saygın bir kişiydi. Ailesiyle sakin ve mutlu bir yaşam sürüyorken 43 yaşında kendini Adana’nın kurtuluş savaşının içinde bulan Şeyh Cemil Efendi de babası gibi saygın bir kişiliğe sahipti.
Kurtuluş savaşında büyük yararlılıklar gösterdi. Emrindeki milli kuvvetlerle Adana’nın güney bölgesine işgalcileri sokmadı. Cesur, aynı zamanda hayırsever bir insandı.
Şeyh Cemil NARDALI, 80 yaşında iken 10 Kasım 1955 günü (Atatürk’ün ölümünün 17. yıldönümü günü) yaşamını yitirdi. Cenazesi, kent yöneticileri ile silah arkadaşları ve binlerce Adanalının katıldığı görkemli bir törenle kaldırılarak Akkapı’da toprağa verildi. Törene Adana Valisi Kazım ARAT, Belediye Başkanı Ali SEPİCİ ve diğer yöneticiler katıldı. Cenaze törenine eşi ile birlikte katılan Cephe Komutanı Sinan Paşa (Tekelioğlu) Şeyh Cemil’in tabutunu göz yaşları içinde uzun süre omzunda taşıdı. Mezarı başında duygulu bir konuşma yapan Sinan Paşa herkesi ağlattı. Şeyh Cemil NARDALI’nın adı, ölümünden sonra bir caddeye ve ailesinin bağışladığı bir arsa üzerine yapılan bir okula verildi.
Öldüğü günün ertesinde, Vatandaş gazetesinde bir yazı yazan Milli Mücahitlerden Memduh ÇELİK Şeyh Cemil için şunları söylüyordu: “Tahsilini, ilim ve irfanını babasından öğrenmişti. Oldukça bilgiliydi, usturlab ilmine (Gökbilim-Astronomi) çok vakıftı. Çok vatansever, çok namuskâr ve faziletli biri idi...”
| Yorumlar |
|















