Savaş Alpaltun “Ab-ı Hayat” adını verdiği belgeseli tamamladı. Bu belgeselde Çukurova’nın tıp tarihi gözler önüne seriliyor. Belgeselin tamamlanabilmesi için başta Adana Büyükşehir Belediyesi, Valilik, işadamları ve sanatçıların katkıları önemli yer tutuyor… Belgesel bir kokteylle Adanalılara gösterilecek…
Kısaca kendinizden bahseder misiniz?
25 Mart 1979 Adana doğumluyum. Kayseri Erciyes Üniversitesi Sinema TV bölümünü bitirdim.
Sizin bu bölümü seçmenize etken neydi?
Filmdeki açılara dikkat ediyordum, hataları bulmaya çalışıyordum. Mesela bir karede adamın elinde ki sigara sağ elindeyse, diğer karede sol elinde görürdüm “Aaa yanlış yapmışlar” diyordum. Bu detaycılık beni bu alana kaydırdı. “Evet, biz yaparsak bu hataları yapmayız” gibi bir yaklaşım sergiledik. Yine bu bölümü seçmemin temeli babama da dayanıyor. Babam eski bir fotoğrafçıdır. Evimizde agrandizör vardı, çektiği filmleri basardı. Ben de gider gizliden izlerdim, sonra bende fotoğraf baskısı yapmaya başladım. Daha sonralarda ise o fotoğrafların “andadurması” yani bir anı alıp bir karenin içinde saklaması beni etkiledi. O anı hapsediyorsunuz ve o hep kalıyor. Siz gitseniz, ölseniz bile o hep arkanızda kalıyor, bir şey bırakmış oluyorsunuz. Bunların farkına varınca istek uyandı bende “ evet ben de bir şeyler bırakmalıyım” dedim. Sonra da sinemayı tercih ettim ve okudum.
Adana’nın tıp tarihinin belgeselini yapmak nerden aklınıza geldi?
2–3 yıl önce Osmaniye’de bir araştırmacının konuşmasını dinlemiştim. İbrahim Çenet, konuşmasında Çukurova’nın 3500–4000 yıllık tıp tarihinden bahsediyordu. Henüz bunun araştırmasına girmemiştim ve çok ilginç geldi. Hep duyarız Lokman Hekim, Dioskorides hani kimdir bu insanlar, nerden gelmiştir, bunlar nasıl gelişmiştir? Ya da Lokman Hekim efsanesi neden Çukurova’da geçiyor? Neden İç Anadolu’da ya da Batı Karadeniz’de değil de burada geçiyor? O konuşmadan sonra araştırma yaptım. Çukurova, kültürel anlamda bana çok şey veriyor, her şeyi bulabiliyorum. Böyle bir efsanenin olması beraberinde Anavarzalı Dioskorides’in bu topraklarda yaşamış olması yine efsaneye göre dünyada ilk organ naklinin Çukurova’da yapılması bunların hepsini alıp birleştirince ortaya çok harika bir ana düşünce çıktı. Araştırmalarımın sonunda bunun bir belgesel olabileceği, bu belgeselin farklı bir şekilde Çukurova’yı tanıtabileceği gerçeği ortaya çıktı. Çukurova’nın dünya medeniyetine o kadar büyük bir katkısı olduğunu görüyoruz ki efsaneleri bir kenara bırakırsak sadece Dioskorides’in burada yaşaması bile çok önemli bir avantaj bizim için. Nasıl söyleyeyim bizim farklı bir yüzümüzü ortaya çıkarmaya çalıştık aslında bu belgeselle.
Araştırmalar ne kadar sürdü?
Yaklaşık iki yıl sürdü. Araştırma sırasında o kadar güzel şeyler çıktı ki bu araştırmalardan birkaç belgesel daha çıkar açıkçası. Bu araştırma neticesinde Çukurova’nın en zengin bitki çeşidine sahip bölge olduğunu gördüm, bunu bilim adamları da söylüyor. Dolayısıyla Lokman Hekim efsanesinin burada geçmiş olması gerekiyor. Eğer öyle biri varsa, ölümsüzlüğün sırrını bulmuşsa yüksek ihtimalle burada bulmuştur çünkü en zengin endemik bitkinin olduğu yer Çukurova.
Sizden önce bu bölgenin tıp tarihi belgesel yapan var mı?
Ben hiç karşılaşmadım. Onu da araştırdım bir sonuç elde edemedim belki de vardır, biz bilmiyoruzdur. Ama konsept olarak Çukurova’nın tıp tarihi ile ilgili belgesel sinema olarak var olduğunu sanmıyorum ama araştırma olarak vardır.
Belgesel yapmanın ne gibi avantajı var?
Çok fazla avantajı var. Kendini geliştirmek isteyen insanların bence yegane üzerinde durması gereken branştır belgesel, çünkü sürekli sizi okumaya teşvik eder, yeni yeni araştırmalar yapmanızı sağlar, sizi tarihle yüzleştirir, coğrafya ile yüzleştirir bununla birlikte kültürle yüzleştirir. Mesela birçok insan Çukurova’da yaşıyor ama Çukurova’nın nasıl bir yer olduğunu dışarı çıkmadan bilmiyor, göremiyor. Bu araştırmalar o kadar derinlikli ve içerikli ki Çukurova’nın tarihten bu güne kadar nasıl medeniyetlere ev sahipliği yaptığını nasıl bir medeni dünya inşa ettiğini görüyorsunuz ve bununla birlikte sürekli öğrenme güdüsü oluşuyor. Öğreniyorsunuz, öğrendikçe de bunları kafanızda not ediyorsunuz ve şehre ahtı vefa şeklinde yaklaşım sergilemiş oluyorsunuz. Bütün bunların hepsi size çok şey kazandırıyor.
Daha çok şey öğreniyorsunuz ve etrafınızda bu zenginliğin farkında olmayan insanlara da bunu gösteriyorsunuz, tarihi bir belge bırakıyorsunuz. Çukurova bu güne kadar çok farklı anıldı ama bir de bu yüzü var. Bu güzel yönünü, yüzünü de görün ve bunu da gösterelim diyebiliyorsunuz böyle bir avantajı var. Drama sinemada filmi sunarsınız ve tükenir o. Belgesel kalıcıdır.
Bu projede beklentiniz nedir?
Benim şahsi beklentimden ziyada projenin kendi beklentilerinin olduğunu düşünüyorum.
Birincisi bu projede yaklaşık 40–50 kişinin emeği var. Çok ciddi anlamda çalıştık bu kişiler de gönül verdi uğraştı ve böyle bir şeyi ortaya çıkardık. Bu proje Çukurova’nın farklı yüzünü ortaya koyacak bunu kesinlikle umut ediyorum. Bu farklı dünyayı insanlara sunmamız gerekiyor, proje bunu yapacak. Bunla birlikte Dioskorides in yaşadığı yeri insanlar merak edecek, turizm açısından da faydasının olacağını düşünüyorum. Anavarza’yı, Misis Köprüsü’nü görmek isteyecekler. Gılgameş’in ölümsüzlük otunu burada aradığına inanıyoruz ve onlar buraları görmek isteyebilirler. Bu kadar önemli insanların var olduğunu ve bunlar hakkında daha fazla bilgi edinmek istediklerinde hani Çukurova’nın bu zenginliklerini daha fazla görecekler. Projenin beklentisi bence budur. Benim beklentim de böyle bir projenin altına imza atmış olmaktır, bu da beni çok mutlu ediyor.
Bu belgeselde neler var? Ne gibi bilgi?
Belgelimizin öyküsü Gılgameş destanıyla başlatıyoruz, belgeselin çıkış noktası orası. Efsaneye göre Gılgameş ölümsüzlük otunu arar. Oturup ölümsüzlük otunu nerde arayacağını düşündük. Çukurova’nın çok zengin bitki örtüsüne sahip olduğunu biliyoruz. Uruk şehrinden geliyor, Uruk şuan Irak sınırlarının içinde olan antik bir şehir. Oradan geliyor, oradan nereye gelebilir? Büyük ihtimal gelmişse Çukurova’ya gelmiştir diye düşündük, çünkü Sedir ağaçlarından bahsediyor, Sedir Ağaçları da en zengin olarak Çukurova’da var. Utnapiştim ile burada karşılaşıp ölümsüzlü otunu burada almıştır diye düşündük. Gılgameş ölümsüzlük otunu kendisi için istemiyor, halkı için istiyor. Kendinden ziyade başkasını iyileştirmek isteyen insana hekim diyoruz, hekimlerin temel felsefesi odur, gelen hastaları iyi etmek. Gılgameş’le efsanemizi başlattık sonra Lokman Hekime dayandık. Yine Lokman Hekim’de de efsanenin kaynağı olarak burası gösteriliyor.
Belgesel çekmenin ne gibi zorlukları var?
Çekeceğiniz belgeselin türüne göre değişir belgeselin zorlukları. Canlandırmalara girmeden daha çok resimlerle, tarihsel görüntülerle anlatacağınız tarihsel bir belgeselse bu, gidip o tarihi mekanları çekip daha ekonomik elde edilebilir. Yönetmenin isteğine göre değişir bu. Bizim gibi canlandırmalarla yapmak isterseniz, hele bir de anlattığınız şey tarihselse, birincisi oyuncu bulmanız gerekiyor ki ben profesyonel oyuncularla çalışmayı tercih ediyorum her zaman. İkincisi kıyafet bulmanız gerekiyor. Kostüm sorununuz oluşuyor, makyaj sorununuz oluşuyor, canlandırma yapacağınız yerdeki çekim mekanları sorun oluşturuyor. Bütün bunların hepsi belgesel için maliyeti arttıran şeyler. Yaptığınız her artı eklenti, belgeselde maliyet arttırır. Biz ilk olarak, ilk çağ insanları sahnesi çekeceğiz nasıl yapacağız? Dağa çıkıp mağara bulduk, ikincisi kostüm gerekiyor, ilk çağ insanları nasıl giyinirdi diye bir sanat araştırması içine girdik, tarihsel araştırmada o insanların ne giydiğini öğreniyoruz fakat o dönemde nasıl davrandıklarını öğrenemiyoruz, bu da bir problem oluyor. Bunun için de ekstra bir araştırma yapılması gerekiyor. Donelerden, kitaplardan faydalanılıyor.
A’dan Z’ye bir araştırma yani?
Evet, genelde postlardan faydalanıyorlarmış, edep yerlerini örterlermiş. Prof. Dr. Ahmet Ünal’ın kitabında bir bölüm vardı “İlkçağ hekimleri kendilerinin hem eczacısı hem hekimleriydi” diyor. Gelen hastaların aslında içine kötü ruh girdiğini onu kovarsa onun iyi olacağını düşündüğünü öğrendik, böyle bir şey olmazsa o hasta olmuyormuş, ancak bir güç onu hasta edebilirmiş. O dönemler de zaten mikroptan, virüsten bahsetmek abesle iştigal olurdu. Bunlar maske takıp, büyü yapıyorlar yani içine giren ruhu korkutup kaçırmaya kalkıyorlar ki hasta iyileşsin. Bunun için de ne gibi hareketler yaparlardı? Ne düzeyde olurdu, seri mi hızlı mı? Bunların araştırması yapıldı sonra senaryo üzerinde sahne tasarımı yapıldı. Sahne tasarımında ekstra koyabileceğiniz ne olabilir? Gerçeği olduğu gibi veremezsiniz sanatta, gerçeğe estetize etmeniz, sanatsallaştırmanız gerekiyor.
Kimler destek verdi?
Sayın Valimiz İlhan Atış, Sayın Belediye Başkanımız Aytaç Durak, Eyüp Özbiçer, Rutkay Aziz... Birçok kişi destek verdi. Yine danışmanlarımız vardı, Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr İlter Uzel, İbrahim Çenet, Ahmet Ünal, Serdar Bilginer... Liste uzayıp gidiyor…
Bu çektiğiniz belgeseli bizler izledik ama insanlar bunu nasıl izleyebilir? Nereden alıp izleyecek? TV’de görebilecek miyiz?
Belgeseli henüz bitirdik, bir gala yapacak belediye, gala sayesinde filmi göstermek istiyoruz. Bununla birlikte yarışmalara, festivallere göndereceğiz daha doğrusu. Gönderebileceğimiz bütün festivallere filmimizi göndermeyi düşünüyoruz açıkçası. Gidip ödül almasından ziyade böyle bir şeyin Çukurova’da var olduğunu, ya da Çukurova’nın böyle bir yüzü olduğunu göstermemiz bizim için büyük bir ödül olacak zaten. Daha sonrasında TV kanallarından birine verebiliriz diye düşünüyoruz ama daha sonra olacak bu.
CD’ler satışa sunulacak mı?
Öyle bir şeyi henüz düşünmedim. Ticarete dökmek lazım diye düşünülüyor ama ben buna katılmıyorum çünkü bizim yaptığımız şey ticari değil
Belgeselin adı neden “Ab-ı Hayat”?
Aslında projenin parantez içinde ki asıl adı Çukurova’nın 4000 yıllık tıp tarihidir. Ab-ı Hayat’ı kelimelere bölerek anlatmamız gerekiyor. “AB”, su demek “I” ise iyelik eki, Hayatın suyu, hayat veren su anlamında kullanıyor. Ama bunu Türkçede kullanabileceğimiz çok kelime vardı, en güzeli bize bu geldi. Mesela belgeselimiz ölümsüzlük arayışıyla başlıyor ve ölümsüzlüğü ararken, sağlığın sırlarının ortaya çıkmasıyla devam ediyor. Konsept onun üzerine oturuyor ama nihayetinde günümüzde bile belgeselin sonunda da söylüyoruz bunu, günümüzde bile bu çabayı sarf eden insanlar var. Belki ölümsüzlüğü bulamıyorlar ama ölümün gelişini erteleyebiliyorlar. En basit örneği kadınlardan bahsedelim. Kadınlar için yaşlanmak demek ölümle eşdeğerdir. Bunu geciktirmek için aslında bir yandan da ölümsüzlüğü arıyorlar, sürekli elim yüzüm böyle kalsın istiyorlar, bunların hepsi bir arayış. Bu nerden başladı? İnsanlar önce ölümsüzlüğü aradı onu ararken hastayı iyileştirdiler önemli olan bu şimdi.
Danışmanlar ne gibi destek verdi?
Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr İlter Uzel’e metni hazırladıktan sonra kendisine gösterdik bilgi eksikliğimizin olmadığını ama bazı eksiklerimizin olduğunu söyledi. Cosmos ve Damion diye iki azizden bahsetti bize. Çukurovalı ikiz hekimler. Bunlar Genç Roma döneminde yaşamış olan hekimdir. Hıristiyan’dır. Bunların dünyada ki ilk organ nakli yaptıkları rivayet ediliyor, böyle bir efsane var. Zencinin bir ayağının alıp beyaz bir insana takıldığı biliniyor ama sonucu bilinmiyor, böyle bir bilgiye rastlamadık. Dönemin imparatoru hala Hıristiyanlığı kabul etmediği için çok sinirleniyor böyle bir şey yapmış olmalarına ve bunları astırıyor. Sonra Roma Hıristiyanlığı kabul edince, Cosmos ve Damion aziz ilan ediliyor. Viyana’da, Almanya’da, Avrupa’nın bir çok yerine adlarına kilise yapılıyor, böyle ilginç şeyler var. Mesela Avrupa’da ki bazı kiliselerin isim babalarının Çukurovalı olduğunu söyleyebiliyoruz, Çukurova’nın bu yüzünü ortaya çıkardık belgeselde.
İdolünüz var mı?
Theodoros Angelopoulos diye söyleyebilirim. Yunanlı bir yönetmen, sinemaya, hayata bakışını çok seviyorum. Hayallerimden biri onunla bir film yapmak.
Bundan sonraki projeniz ne?
Yine Çukurova ile ilgili yapmak istediğim iki belgesel daha var. Biri Tarsus Filozof Okulu’nun belgeseli ve sadece Anavarza’yı anlatan bir belgesel istiyorum. Anavarza, Roma döneminde bir dönem Roma’ya başkentlik yapmış bir yer, çok çok önemli bir yer. Yine bununla birlikte Tarsus, dönemin en önemli şehirlerinden biri. Hatta efsaneye göre Cleopatra ile dönemin Sezarı kaçamak olarak Tarsus’ta buluşmuşlar. Şahmeran efsanesinin Yılan Kale’de geçtiği söylenilir, efsaneye göre Yılan Kale’de yaşayıp, Tarsus Hamamında öldüğü söylenilir. Efsaneler böyle...
5 yıl sonra Savaş Alpaltun’u nerede görürüz?
Zamanın ne göstereceğini bilemezsiniz. Gönlümün istediği tabii ki Türk sinemasında saygın ve mütevazı bir yere girmeyi çok isterim. Hani böyle çok ünlü olayım, herkes beni tanısın, herkes benim filmlerime gitsin şeklinde bir çabam yok, bu çabayı sadece halk takdir eder. Biz elimizden geleni yaparız, bakış açımızı, filmlerimizi ortaya koyarız onlar takdir ederler, onlar bizi bir yere götürürlerse götürürler, biz kendimizi zirvede de görebiliriz ama onların gözünde değilsek zirvede değilizdir. Onların takdir ettiği yerdir olduğumuz yer.
Son olarak eklemek istedikleriniz neler?
Adanalıların kendi tarihlerine daha çok sahip çıkmalarını çok isterim yani bu konuyla ilgili çok çaba sarf eden insanlar var ama bir elin parmaklarını geçmiyor. Daha fazla insanın çaba sarf etmesini, doğaya karşı özellikle tarihsel dokuya karşı daha duyarlı olmasını mesela çok isterim. Ümit ediyorum ki bu film o duyarlılığı bir nebze de olsa kazandırabilir çünkü böyle bir zenginliğin yok olmasına gönlümüz razı olmuyor. Hatta bu zenginliği daha da arttırabiliriz? Bu tip şeyler olmalı. Birincisi bence Çukurova Üniversitesi İletişim fakültesinin açıldığını biliyorum. İletişim fakültesinin içinde belgesel bölümün de olmasını isterim. Sadece belgesel yapacak öğrenci yetiştirmesi daha iyi olur. Buraya gelen her öğrenci bir belgesel hazırla, bu bölgenin önemi daha çok ortaya çıkar.
[Duygu Sedefoğlu]
* Bu söyleşi, Hürriyet Gazetesi’nin Çukurova-GAP ekinde yayınlanmıştır.
| Yorumlar |
|












