Çorak bozkırın ortasındaki Ankara’ya her gidişimde imrenerek bakarım. Kentin neredeyse her yanı ağaç dolu! Parklar, ormanlık alanlar, bahçeler… Üstelik bu yeşil alanların tamamı da sonradan yapılmış. Ve bu ağaçlandırma, yeşillendirme çalışmaları da aralıksız devam ediyor.
Adana neden yemyeşil bir kent değil?
Yemyeşil bir kent olması için her şeyi var: İklimi, her türlü ağacın yetişmesi için müsait. Su deseniz, istediğinizden fazla. Toprağı üç-dört metre kazsanız su çıkıyor; Seyhan Barajı, sulama kanalları neredeyse yılın oniki ayı su dolu. Fakat her nedense, mezarlıklar dışında yeşillik bulmak neredeyse olanaksız.
Daha da kötüsü, mevcut yeşil alanlar da elden gitmek üzere!
Seyhan Baraj Gölü’nün kenarındaki çamlık alanlar villa istilasına daha ne kadar dayanacak bakalım?
Eski Baraj yanındaki okalüptüs ormanı, bazılarının ağzının suyunu akıtmaya devam ediyor! Bir fırsatını bulsalar, hemen dayayacaklar villa inşaatlarını!..
Galleria yapılırken bir bölümü “harcanan” portakal bahçelerinin kalan kısımları için de geri sayım çoktan başlamıştır bir yerlerde, birileri tarafından… Sonları çok da uzak değildir! Eminiz ki, “çok mantıklı gerekçelerle” bir ucundan başlayacaktır bıçkılar ağaçları kesmeye üçer beşer. Yerlerini de modern şehircilik harikası(!) bir şeylere bırakacaklardır. Yunuslu havuzlar, yapay şelaleler, ağaç desenli banklar, çay bahçeleri, eksoz dumanları, korna sesleri, simitçiler, kahveciler, gazozcular!..
Peki, yeşil bir Adana için hiç mi umut yok?
Umut tabii ki var ama…
Kuru kuruya umut da olmuyor ki!
Daha düne kadar Atatürk Parkı’nın altına otopark yapılması düşünülmüyor muydu?
* * *
Mevcudu koruyup, onlara yenilerini katmayı düşünmek yerine, var olanı yıkıp, yok edip, ondan sonra yenisini yapmak gibi bir alışkanlık var nedense? Üstelik yeni yapılanlar da eksik, yarım yapılıyor; sonra onlar tekrar yıkılıp, bozulup tekrar yenisi yapılmaya çalışılıyor. Bunun mantığını anlamaya ise bizim aklımız yetmiyor! “Vardır bir bildikleri” diyeceğiz ama…
Ne bilelim valla!..
Sanırım kentimizi yönetenler, “modern kent” deyince, çok katlı apartmanların doldurulduğu alanları anlıyorlar.
1993 ya da 1994 yılıydı. Bizlerin ustası Oğuz Aral gelmişti Adana’ya… Sefa, ben ve Oğuz Ağbi Adana’yı geziyoruz… “Yahu böylesine dümdüz ovaya kurulmuş bir şehirde, bu kadar yüksek apartmana ne lüzum var? Yeşil bahçeler içinde 3-4 katlı evler yapılsa daha güzel olmaz mı?” demişti. Cevap veremedik Oğuz Ağbi’ye, yutkunmakla yetindik sadece.
* * *
80’li yılların başında bugünkü Kuzey Adana’nın bulunduğu yerler bağlık-bahçelik alanlardı; bomboş, sınırsız!
Ne güzel olurdu oralarda modern (ama gerçek anlamda modern) bir kent yaratmak.Telefon kablosu çekilirken, su borusu döşenirken yolları deşilmek zorunda kalınmayan; elektrik telleri tehlike yaratmasın diye caddelerin kenarındaki ağaçları her sene budanmayan; iki damla yağmur yağınca çamur deryası olmayan, yollarından seller akmayan; en küçük sokağından, en büyük caddesine kadar her yanı otopark gibi kullanılmayan; balkonları karşılıklı kadeh tokuşturacak kadar yakın apartmanları olmayan modern bir kent!..
Güney Adana ona keza!
Adana’nın bir yanı, mühendisler, mimarlar elinde, belediye kontrolünde; öte yanı da mimar, mühendise gerek duyulmadan, kenti yönetenlerin “ağlama edebiyatı” eşliğinde hızla gecekondulaşıyor.
Nereye kadar?
Gittiği yere kadar!
Daha gidecek yer çok nasılsa.
Kuzeye doğru genişliyoruz hızla.
Seyhan Baraj Gölü’nün karşısına da geçtik Türkiye’nin en uzun köprüsü ile.
Sırada oralar var.
Umarız kentimizi yönetenler ve yönetecekler, yönetmeye soyunanlar geriye, hatta bugüne bakıp, şu anki Adana’dan gerekli dersleri çıkarırlar da, gelecekteki Adana “adam gibi” bir kent olur.
Modern, yeşil, yaşanmaya ve yaşamaya değer bir kent.
İnşallah!..
| Yorumlar |
|















