
Albert Einstein’ın Özel Görelilik Kuramı anlatılırken, “Kızgın bir sobanın üzerinde geçen bir dakika, sevgilinin yanında geçen bir saatten daha uzundur” diye hoş bir tanım yapılır.
Saniye, dakika, saat, gün, hafta, ay, yıl… Bu birimlerle ifade edilen süreler dünyanın neresine gidilirse gidilsin aynı olsa da, dakikaları, saatleri, günleri, haftaları herkes farklı uzunluklarda yaşar.
Sıkıntılı, üzgün, mutsuz zamanlarımız bitmek bilmez bir türlü. Geceler uzadıkça uzar, sabah olmaz, gün ağarmaz. Geçsin, bitsin diye dua ettiğimiz günler uzadıkça uzar. Onlarca yılı bir günde yaşamış gibi yorgun, yılgın hissederiz kendimizi…. Ne saatler geçer, ne günler biter! Mutsuzluklarımız, üzüntülerimiz Einstein’in kızgın sobasının üzerine yapıştırır bizi adeta! Soba daha da gür yanar, zaman daha da yavaş akar.
Zaman durur, biz yanarız.
Sevgilimizle olan buluşma saatimizi heyecanla bekleriz ama… Zaman geçmez ki gelsin o an! Sanki saatler geçmiş gibi gelir bize… Saate korkarak bakarız… Korktuğumuz kadar vardır; sadece birkaç dakika geçmiştir saate son bakışımızdan o yana. “Hadi” deriz, “Geç be zaman, geç! Gelsin o an!..” Tekrar başlarız beklemeye… I-ıh!.. Değişen bir şey olmaz, yelkovan yerinden kıpırdamaz bir türlü!
Zaman bize küser, biz bekleriz.
O an gelir, buluşuruz, kavuşuruz… Mutlu, neşeli, keyifli anlar başlar… Bu kez de, akreple yelkovan yarışa girer! Şimdi de, akan zamanın ardından yetişmek mümkün değildir. Mutluluklarla, sevinçlerle dolu zamanlarımız hızla geçer. Doya doya yaşayamadan o mutlulukları… Bitiverir! “Ah” deriz, “Keşke zamanı durdurmak mümkün olsa… Bu mutluluğu bir dakikacık daha fazla yaşamak için neler vermem ki…” Oysa bırakın durdurmayı, yavaşlatmak bile mümkün değildir, yaşattığı mutlulukla bizlerin başını döndüren, sarhoş eden acımasız zamanı.
Zaman koşturur bizi peşinden, yoruluruz.
* * *
Dostlarımızla, sevdiklerimizle birlikte en güzel dileklerimizi tutup, neşeyle girdiğimiz yeni yılın göz açıp kapayıncaya kadar geçmesi, bir yaş daha yaşlanmak, elbette insanı hüzünlendiriyor; her geçen yıl gençliğimizden biraz daha uzaklaşıyoruz…
Bir bakıyorsunuz, günlerce, haftalarca süren mutsuzluklarımız küçük bir gülücükle yerini bambaşka duygulara bırakıyor; minicik bir mutlu anınız, yüzlerce mutsuz günü unutturuyor… Bazen, “Çok güldük, ağlamayalım” deyip, korkuyoruz mutluluklarımızı coşkuyla yaşamaya… Filmdeki kız esas oğlana bakıyor, “Bu mutluluk bitecek diye çok korkuyorum.” diyor, en mahzun haliyle, çekinerek, kaygılanarak.
“Zaman nasıl da çabuk geçiyor?” diye hayretle bakıyoruz geride kalan günlere… Gönlümüzdeki yaraları tımar edip, kötü anılarımızı belleğimizin en ulaşılmaz yerine gömüyor, yeni mutluklar yaşayacağımız bir başka güne, bir başka haftaya, bir başka aya başlıyoruz.
Derken… Gün geliyor… Geriye saymaya başlıyoruz sevdiklerimizle birlikte, hep beraber, en içten, en samimi duygularla, en güzel dileklerle, “On… Dokuz… Sekiz… Yedi… Altı… Beş… Dört… Üç… İkiiii… Biiiirrrrrrr!..” diye… Sarılıyoruz birbirimize, kalplerimiz mutlulukla bütünleşiyor… Ve… Yeni mutluluklar yaşayacağımız, yeni bir yıla merhaba diyoruz.
Sevdiklerimizle, dostlarımızla, sağlıkla, mutlulukla yaşayacağımız nice yıllar dileği ile…
| Yorumlar |
|















