Hayatımıza bu denli yaygın olarak 80’li yıllarda giren ve hemen hepimizin “neskafe” olarak adlandırdığı kahve türünü kullanmayanımız yok gibidir. Kolay ve hızlı hazırlanışı, e biraz da moda oluşu nedeniyle hepimizin evinde, iş yerinde vardır. Hatta bu kahve türü, kahve tercihlerimiz arasında öylesine yer etti ki, sanki Amerika’da, Avrupa’da yaşıyormuşuz gibi, ata yadigârı kahvemize, kendi memleketimizde “Türk kahvesi” demeye başladık!
Konuklarımıza ikram seçeneklerimizi “Çay?.. Kahve?..” diye sorarken, bu sorumuz uzun zamandır “Çay?.. Neskafe?.. Türk kahvesi?..” şekline dönüştü. Velhasıl, “neskafe” artık günlük yaşamımızın vazgeçilmezleri arasında yer aldı.
Mimar arkadaşım Emir Mansuri’nin ofisinde sohbet ederken, “Ne içersin?” diye sordu; ben de “Neskafe… Sade…” diye cevap verdim. Emir Hoca, “Filtre kahve kullanıyoruz biz. Filtre kahve alır mısın?” dedi. Kabul etim. Kahvemiz geldi, bir yandan kahvemizi içip, bir yandan da sohbetimizi sürdürdük.
Emir Mansuri, neden filtre kahveye geçtiklerini anlattı sohbet sırasında. “Bizim ofiste gün içinde çok fazla kahve içiliyor” dedi ve “Hazır gıdalardaki koruyucu katkı maddeleri mevzuu var ya… Biz de filtre kahveye geçtik. Kahvemizi çekirdek kahveden kendim çektiriyor, öyle kullanıyoruz. Hiç olmazsa kahvemiz sağlıklı olsun.” diyerek devam etti.
Hak verdim. Söyledikleri doğruydu. Hazır gıdalar dört bir yanımızı kuşatmıştı ve katkı maddeleri sorunu hemen herkesin kafasını kurcalıyordu! Üstelik benin kahve tüketimim de fena sayılmazdı. Ben de güne böyle bir kahve ile başlayıp, en az iki-üç fincan neskafe içiyordum gün boyu. Bazen bu sayıyı aştığım da olmuyor değildi.
Ben de bir kahve makinesi almaya karar verdim. Adana Optimum yeni açılmıştı. Optimum’daki MediaMarkt’a gittim, kahve makinelerinin olduğu standı buldum ve modelleri incelemeye başladım. Kahve makinelerinin büyük bölümünde cam sürahi vardı. “Bir yere çarparım, düşürürüm, kırılır filan… Sonra ara ki bulasın aynısını!” diye düşünüp, metal sürahili tek ürün olan Philips’in bir makinesini aldım, çıktım.
Bu andan itibaren beni çok büyük bir maceranın beklediğini henüz bilmiyordum!
Koruyucu katkı maddelerinden uzak olacağım ya… O nedenle hazır filtre kahve almayı aklımdan bile geçirmedim doğal olarak.
Çekirdek kahveden çektirmek için Starbucks’ın yolunu tuttum. Ziyapaşa Starbucks’ın önü geldim, arabayı yolun üzerine durdurup, dörtlüleri yaktım ve hızlı adımlarla girdim içeri. Hemen alıp çıkacağım ya, tezgâhtaki kıza “Kahve istiyorum” dedim, acelem olduğunu hissettiren bir ses tonuyla.
Dedim demesine de, kahve makinesi için çekirdek kahve çektireceğimi söylemek aklıma gelmedi. Kız da haklı olarak Starbucks’taki tüm kahve çeşitlerini saymaya başladı. Ben o zaman anladım yanlışımı, hemen müdahale edip kızı durdurdum ve “Makine için kahve çektirmek istiyordum ben…” dedim. Kız, “Tabi efendim” dedi, “Nasıl olsun istersiniz?.. Yoğun?.. Orta?.. Hafif?..” Yoğun olanı bileyim ki, ona göre aşağılara doğru ineyim ya da inmeyeyim diye düşünerek, “Yoğun” diye cevap verdim. Kız, “Peki efendim” dedi, “Latin?.. Asya?.. Afrika?.. Arap?... hangisinden olsun?..”
Haydaaa!.. Bilmem ki hangisinden istesem?.. Bu arada aklım arabada; yolun ortasında duruyor. Trafik gelip ceza yazarsa?.. Yoldan geçen bir arabanın çarpması, sürtünüp geçmesi ise işten bile değil! Kız da bana soran gözlerle bakıp, tercihimi bildirmemi bekliyor… “Amaaaan! N’olacak sanki?” diye düşünüp, “Afrika olsun” dedim. Kız yine, “Peki efendim…” deyip, “Kenya olsun mu?..” diye sordu. Kenya’ya, Kızılmaske’nin maceralarından aşinaydım. Nayrobi, pigmelerin reisi Guran, kafatası mağarası, zaman zaman bir kentli gibi giyinip şehre inen on kaplan gücündeki Fantom… Tabi canıııım… Kenya denen ülke, Ceyhan, Tarsus kadar bana yakın, güzide bir ülkemizdi. Kenya’dan başka bir seçeneği tercih etmem, en azından çocukluk anılarıma ihanet olurdu. “Kenya” diye cevap verdim kıza. Kız, raftan üzerinde “Kenya” yazan paketlerden bir tane aldı.
Ben, hemen çekip verecek sanıyordum. Meğerse macera devam ediyormuş da haberim yok! “Nasıl çekelim efendim?” diye sordu, “İri mi olsun, küçük mü?..” Bu arada, dışarıdan korna sesleri gelmeye başlamıştı bile. Eminim, “Düşüncesiz, saygısız adam arabayı yolun ortasına bırakıp gitmiş” deyip, sövüyorlardı bana. Kaçamak cevap verip, işi kolaylaştırmak için, “Hangisi daha güzel olacaksa, öyle çekin.” dedim…. Ama… Evdeki hesap çarşıya uymadı! Kız, “Makinenizin filtresi metal mi, yoksa kağıt mı?..” diye sordu bu kez. Dışarıdan gelen araba kornalarının sıklığı ve şiddeti hızla artıyordu. Ne bileyim, kağıt mı metal mi?.. Alırken hiç bakmadım ki! Attım, “Kağıt” dedim.
İçimden, “Allah’ım, bu son soru olsun. Bundan sonra kahvemi alıp çıkarım inşallah!” diye dua ediyorum… Kız kahveyi makineye döktü, çekti, getirdi… Elimi uzattım almak için… Kız durdu, “Hediyemiz var efendim.” dedi, “Bir kahve veriyoruz promosyon olarak. Kahveniz hangisinden olsun?..” Offfff!.. Allah’ım bu çile ne zaman bitecek?!.. “İstemiyorum! Siz benim Kenya mahsulü, yoğun kahvemi verin, gideyim. Lütfen!” dedim kıza ama… Kız, hediyem olan kahveyi bana vermekte kararlı. “Olur mu efendim?” dedi, “Hediyenizi alın. Hangisini istersiniz?..” Bu arada dışarıdan birisi girdi içeri, “Yolun üzerindeki arabanın sahibi burada mı?..” diye hafiften sinirli bir şekilde sordu. “Benim beyefendi” dedim, “Şimdi çıkıyorum.” Kıza döndüm, “Acele edin” dedim, “Acil çıkmam gerek.” Kız sonunda kahvemi verdi, paramı ödeyip çıktım, arabaya binip evin yolunu tuttum.
Saat gecenin yarısına yaklaştığı için makineyi deneme olanağım olmadı tabi. Sabah kalktım, makineyi kutusundan çıkardım, kurdum ve kullanma kılavuzunu okumaya başladım. O ne?!.. Makine, dün gece benim Starbucks’taki kıza söylediğim gibi kağıt filtre kullanıyordu ve kağıt filtre ortalıklarda görünmüyordu. Güne, cici makinemde yapılmış filtre kahve ile başlama hayalim o anda bitti! Pabucunu dama erken atmanın verdiği pişmanlıkla neskafe kavanozuna yöneldim. Çaydanlıktan biraz su alıp, kahvemi yaptım, içtim ve sinirli bir şekilde evden çıktım.
İş yerine gittim, çalışmaya başladım ama aklım hâlâ kahve makinesinde. Hiçbir şeye, hiçbir işe konsantre olamıyorum! Öğlen atladım arabaya ve M1’deki MediaMarkt’a gittim, kahve makinelerinin olduğu reyondaki görevliye durumu anlattım, makinenin filtresini sordum. Görevli, “Bizde bulunmaz beyefendi” dedi, “Servisine bakacaksınız.” Çıktım, iş yerime geri döndüm. İnternetten, Philips’in Adana’daki servisini buldum, telefon ettim, sadece bir gün gibi kısa bir zamanda tüm dünyamı alt üst eden kahve makinemin filtresini sordum. Telefondaki kız, “Bizde bulunmaz efendim” dedi. “Peki nerede bulunur?” diye soracağımı tahmin etmiş olmalı ki, “Marketlere bakın. Oralarda vardır.” dedi. “Peki” deyip, telefonu kapadım.
Akşam iş çıkışında, marketleri gezmeye başladım.
İlk girdiğim marketin, ilk rastladığım görevlisine “Kahve makinesi filtresi var mı?” diye sordum. İlerideki rafları göstererek, “Şurada efendim” diye cevap verdi. Görevlinin gösterdiği rafa gittim ama… Ne filtre, ne de filtreye benzeyen bir başka şey… Hiçbiri yok! Başka bir görevliyi yakaladım, tekrar sordum. “Kahve makineleri burada değil efendim. Şuraya bakın” deyip, başka bir rafı gösterdi. “Ben, kahve makinesi aramıyorum. Kahve makinesi filtresi arıyorum” dedim. Görevli, “Bizde bulunmaz efendim. Servisine bakacaksınız.” dedi. “Tamam da kardeşim, servis de sizde olacağını söyleyip, buraya gönderdi!” dedim, yavaş yavaş sinirlenerek. “Hayır efendim… Bizde yok.” deyip, yanımdan ayrıldı.
O marketten çıkıp, başka marketlere gittim. Sinir katsayımın hızla artmasından başka değişen bir şey yoktu! Son uğradığım marketteki görevli,”Real’de vardır. Bir de oraya bakın.” dedi. Üşenmedim, atladım arabaya ve Real’e gittim. Girdim içeri, bir görevliyi yakalayıp sordum. Görevli, tam beklediğim gibi davranıp, sekiz-on sıra ötedeki raflardan birini gösterdi ve orada olduğunu söyledi. Yürüdüm gösterdiği yere… Filtre, yine yoktu tabi! Bir başka görevliye sordum bu kez… Kim bilir, belki vardır ama ben göremiyorumdur, bulamamışımdır?... Görevli arkadaş, “Bizde yok efendim” dedi, “Dışarıda Tefal’in mağazası var. Orada bulabilirsiniz.”
Real’den çıkıp, Tefal’in mağazasına yürüdüm, girdim içeri, sordum. Görevli kız, kendilerinde olmadığını ama Real’in içindeki Tobacco Shop’ta olabileceğini söyledi. Geri Real’e döndüm, Tobacco Shop’a geldim ama ilgilenen bir Allah’ın kulu yok! Shop’un tüm Tobaccolarını alıp gitsem kimsenin ruhu duymayacak! Zaten sinirler en yüksek irtifada… Kasadaki kıza gittim, “Buraya bakan bir görevli yok mu?” dedim… Kız, sesimin tonundan ve soruş şeklimden sinir değerimi anında anladı ve “Siz buyurun efendim, ben hemen görevli arkadaşı çağırıyorum” dedi. Çağırdı da. Görevli anında geldi, ne istediğimi sordu. Kahve makinesi filtresi aradığımı sordum. Kendilerinde olmadığını ama dışarıda Tefal’in mağazası olduğunu, orada bulabileceğimi söyledi. Ben de, “Zaten oradan gönderdiler buraya” dedim. Görevli, “Maalesef” dedi, “Bizde bulunmaz. Siz yetkili servisine gidin. Oradan bulabilirsiniz.” Görevli çocuğa baktım… Garibin hiçbir suçu yok ama… Her an boğazına sarılabilirim!.. Kendime hakim oldum tabi ve görevliyi tobaccoları ile baş başa bırakıp çıktım.
Ertesi sabah güne yine eski dost neskafe ile başlayıp, işe gittim. Philips’ten yetkili ve de etkili birini bulabilirim umuduyla araştırmalarıma internetten devam ettim. 800’lü numarasını buldum Philips’in, aradım. Karşıma bir bayan sesi çıktı, hal-i pür melalimi dinledi benden, “Sizi yetkili servise yönlendireceğim” dedi. Ben hemen, “Buradaki yetkili servis sorunumu çözemiyor!” deyip, itiraz ettim… “Hayır” dedi, “Size merkez yetkili servisimizin numarasını vereceğim.” Verdi. Aradım, bir milyonuncu kez derdimi anlattım karşıdaki beyefendiye. O da, bir milyonuncu kez duyduğum şeyleri söyledi önce… “Yetkili serviste bulabilirsiniz..” dedi, “Bulamadım” dedim… “Marketlerde bulabilirsiniz…” dedi, “Yok!” dedim, “Bulamadım!..” dedim… “Yetkili servisle görüşün, onlar size yol göstereceklerdir” deyip, telefonu kapadı.
Ben bu kez yetkili servise telefon etmek yerine, kalktım yanlarına gittim…. “Merhaba-merhaba” faslından sonra, başımın belası filtreyi sordum… Nedense, “Bizde bulunmaz. Marketlere bakacaksınız.” cevabını alınca bu kez şaşırmadım ama işin sinirlerin hoplaması kısmında hiçbir değişiklik yoktu. Yine çok güzel bir şekilde sinirlendim.
Yetkili servisteki görevli kızlardan biri halime acımış olacak ki, bilgisayarını açtı, benim makinenin modelini sordu… Sevindim tabi ki sorunum çözülecek diye... Kız, bilgisayardan benim makineyi buldu ve halime acımış bir ses tonuyla, “Ohooo!..” dedi, “Bu çok eski bir model. Neresinden baksanız beş yıl oldu bu çıkalı. Niye bunu aldınız ki?.. Bizde yok bunun filtresi. Marketlerde bulabilirsiniz. Marketlere bakacaksınız.”
Ah be güzel kardeşim! Bunu söylemek için bilgisayara bakmaya gerek yok ki! O esnada kapıdan bir başka bayan girdi. Personelin kendilerine çeki düzen vermesinden, dükkanın sahibi ya da yetkilisi olduğu kanaati uyandı bende. İçerideki olağanüstülüğü sezmiş olmalı ki, anında “Buyrun?.. Sorun ne?..” diye sordu. Ben de, Philips marka bir kahve makinesi aldığımı ve günlerdir filtresini aradığımı ama bulamadığımı söyledim, “Bizde bulunmaz. Marketlere bakacaksınız.” sözünü duymaktan korkar bir şekilde. Tabi ki beklenen cevap anında geldi ve yetkili servisin sahibi ya da yetkilisi olduğunu düşündüğüm bayan, “Filtre bizde bulunmaz. Marketlere bakacaksınız.” deyiverdi ve… “Yok hanımefendi yok!” dedim, “Hangi markette varsa, söyleyin, oraya gideyim. Benim baktığım hiçbir markette yok!..” Kadın çok sakin bir şekilde, “Ama beyefendi…” dedi, “Biz hangi markette olduğunu nereden bilelim?.. Siz arayıp bulacaksınız onu. İsterseniz sipariş verip getirtelim.”
İnanamıyordum! Sevgili kahve makinesi filtreme ulaşacağım hissi uyanmıştı ilk kez. Tünelin ucunda ışık görünmüş müydü ne?!.. “Tamam” dedim, “Sipariş verin. Gelsin.” Kadın bir yerleri aradı telefonla, konuştu, “Evet.. Melisa marka… Evet… Kağıt filtre…” dedi, bana döndü, “Bir kutuda 40 tane varmış. Bir kutu yeter mi, yoksa…” Ben heyecanla atıldım, “2 kutu olsun” dedim, “Kaç liraymış?..” Yetkili servisin sahibi ya da yetkilisi hanım, telefonun öteki ucundaki vatandaşa sordu fiyatını, sonra bana döndü, “15 lira beyefendi” dedi, “2 kutu, 30 lira. Sipariş vereyim mi?..” Siparişimi verdim ve sordum, “Ne zaman gelir?” diye… “Bilemiyorum” dedi, “Siz telefonunuzu bırakın bize, gelince arkadaşlar arasın sizi.” Ne zaman elime geçeceği meçhul bir kahve makinesi filtrem olmuştu sonunda. “Buna da şükür” deyip, yetkili servisten ayrıldım ve iş yerime döndüm.
Eeee?.. Ne zaman gelir ki bu filtre?.. Aklım şimdi de buna takılmıştı. Başka hiçbir şey düşünemiyordum. Dayanamadım, çıktım geri dışarı, marketlerde filtre arama turlarıma kaldığım yerden devam ettim.
Veee… Sonundaaaa… Sayısını da, sırasını da, yerini de, adını da unuttuğum kim bilir kaçıncı markette buldum filtreyi. Yetkili servisin sahibi ya da yetkilisi bayanın söylediği markanın aynısı… Melisa marka. Üstelik kutusu 15 lira değil! Sadece 4.9 lira. Topu topu 3 kutu kalmıştı. Hemen aldım hepsini, iş yerime döndüm.
Akşamı iple çekiyor, hemen eve gidip, kahve makinemi kullanmak istiyordum. Zaman geçmek bilmiyordu! Akşam iş çıkışı atladım arabaya ve evin yolunu tuttum. Her kavşakta kırmızı ışığa rastlama talihsizliği ile bir türlü aşağılara inme fırsatı bulamayan sinirlerime hakim olup, kavuştum sevgili kahve makineme.
Hemen operasyona başladım, kahvemi yaptım… Ve bu satırları bin bir maceradan sonra kavuştuğum kahvemi yudumlayarak yazdım.
Düşünüyorum da… Tamam, hazır gıdalarda sağlığa zararlı koruyucu katkı maddeleri var ama… Bu koruyucu katkı maddeleri, sinirlerimizi de koruyor galiba. Bizim gariban neskafeyi yıllardır içerim, kendisi hiçbir zaman böyle sinirlerimi hoplatıp, hayatı zehir etmedi bana!
[Mustafa Öncül]
| Yorumlar |
|
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."
| < Önceki | Sonraki > |
|---|












