Yıllar önceydi. Çocuktuk henüz. Ramazan yine bu mevsimlerdeydi. Yazın sonları, kışın başları gibi… Damdan yeni inilmiş ama henüz pencereler açık uyunuyordu geceleri. Sahura kalkıldığında, komşular birbirinin sesini duyuyor, sahurluk yiyecek ikramları oluyordu evler arasında… Ezan vaktine kadar bir araya gelip sohbetler ediliyor, çaylar içiliyordu…
Bir gece annemin telaşlı sesi ile kalktık sahura.
"Uyanın!.." diye bağırıyordu, "Eve hırsız girmiş kalkın!.."
Biz neler olduğunu anlayıp kalkana kadar, annemin bu telaşlı sesini komşu evlerden gelen başka sesler izledi. Evlerin ışıkları teker teker yanıyor, panik dolu çığlıklar başlıyordu.
"Anaaa!.. Hırsız girmiş eveee!.."
Hırsız, mahallenin bir ucundan girmiş, öteki ucundan çıkmıştı.
Babam o gün almıştı maaşını. Akşam iftardan sonra annemle oturup hesap yapmışlar, bakkala, tüpçüye, sebzeciye filan verilecek paraları ayarlamışlardı. Artık o paralar yoktu! Çünkü hırsız bizim evden sadece babamın paralarını çalmıştı. "Kesinlikle biz bu paraları sayarken görmüş bu adam!.." diyordu babam. "Keşke ortalık yerde saymasaydık o paraları…" Babam pişmandı. Çünkü bir aylık maaşı tümden gitmişti! Kendini suçlu hissediyordu. Annem onu teselli ediyor, "Ne alakası var canım ortalık yerde para saymakla. Baksana, her eve girmiş!.. Hem evimizin bahçesi niye ortalık yer oluyormuş ki!" Bu teselli sözleri babamı biraz rahatlattı ama gene de düşünceliydi. "Hele ki ramazanlıkların parasını dün gelirken vermişim. Onları da vermeseydim, şu ramazan zehir olurdu valla bana!.."
Mahallede evler arasında sıkı bir trafik başlamıştı. Herkes birbirine gidiyor, neler çalındığını soruyor, ağlıyor, çığlık atıyor, beddua ediyor, ne yapılacağını tartışıyordu.
Çok sürmedi polis geldi. Tüm evleri tek tek dolaşıp sordu neler olup bittiğini. Neler yapılacağını söyledi, bir takım notlar aldı, yazılar yazdı… Kadınlar evlerinden yiyecek bir şeyler getirdiler, çayları doldurdular ve polislere ikram ettiler. "Sizin şimdi sahura vaktiniz olmaz. Buyurun burada sahur yapalım" dediler. Evlerden gelen envai çeşit yiyecekle zengin bir sahur sofrası kurulmuştu. Polisler, "Vay be!.." diyordu, "Böyle zengin bir sofrada sahur yememiştik ha!.. Anamız bizi kadir gecesi doğurmuş valla?!.."
Son keyif çaylarının ardından oruca niyet edilip, birer bardak da su içildi… O günün orucu başlamıştı.
Polis, evlerin babalarını topladı bir takım açıklamalarda bulundu. Sanırım ertesi gün karakola gelmeleri gerektiğini söyledi ve gitti.
Mahalleli polisleri gönderdikten sonra bizim bahçeye toplandı. Kendi aralarında konuşuyor, sinirli sinirli söyleniyorlardı:
"Yahu arkadaş… Mübarek ramazan günü de olur mu bu be?!.."
"İnsanlarda günah korkusu da kalmamış valla!.."
"Çoluğun çocuğun rızkına nasıl tenezzül eder bir insan? Bu ne vicdansızlıktır?!.."
Herkes burnundan soluyordu!..
Komşumuz Hasan Amca’nın bir sözü ortamı yumuşatmaya yetti. Hasan Amca, mahalle camisinde imamlık da yapan Necip Hoca’ya döndü ve sordu:
"Hocam… Size bir şey soracağım… Şimdi ben eşoooleşşşşek hırsızın… Yedi ceddinde… Sülalesinde… Sininde… Oymağında… Cibiliyetinde… İğne dürtecek yer kalmayana kadar her bir şeyine sövsem… Benim orucum zarar görür mü?.."
Necip Hoca bastı kahkahayı… Hasan Amca’ya döndü ve gülerek, "Yerinde edilen küfür, iki rekat namaz yerine geçer. Söv Hasan oğlum. Söv!.." dedi. Bizim bahçedeki tüm komşular Necip Hoca’nın bu sözüyle kahkahaya boğuldular.
O gün hiçbirimizin unutamayacağı bir sahur yaşamıştık.
* Bu yazı, 24 Eylül 2006 günü "Milliyet Blog"da yayınlanmıştır.
[Mustafa Öncül]
| Yorumlar |
|
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."
| < Önceki | Sonraki > |
|---|












