Anasayfa Yazarlar Mustafa ÖNCÜL Bir okey macerası

Bir okey macerası

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 4
ZayıfEn iyi 

Belki de 12 Eylül öncesinin kanlı dönemine rasgeldiği içindir, ilk gençlik dönemlerimde kahveye gitmedim hiç. O nedenle de iskambil, okey, tavla gibi oyunların hiçbirisi ile muhabbetim olmadı. Babam da benden çok farklı değildi sanırım ki, evimizde tavla ve iskambil olmasına karşın pek oynanmazdı bu oyunlar.  Gerçi, merakım da, hevesim de, ilgim de yoktu! Bu yüzden de, hiçbir oyunu bilmeden büyüdüm.

Üniversiteye başladıktan sonra, isteksiz adımlarla öğrenci kahvelerine gidip gelmeye başladım arkadaş gruplarıyla birlikte. Gidiyordum ama… Zerre kadar zevk almıyor, “Offf!.. Yahu kalkın gidelim. Şu sigara dumanının ortasında oturmaktan ne anlıyorsunuz!..” diye söylenip duruyor, insanları verem ediyordum.

Kıl bir öğrenciydim yani!

Bu durum, üniversite son sınıfa kadar sürdü.

1985 yılının yaz aylarından biriydi. Var sayalım Temmuz… Bir Cuma öğle sonrası evde sıkıntılı bir şekilde pineklerken kapı çaldı... Kalktım açtım, arkadaşım Oral karşımdaydı. Hemen arkasında da Fethi ile Ziya duruyordu. Oral, “N’apıyon lan?!..” dedi. “Hiiç…” dedim, “Bir şey yaptığım yok. N’oldu ki?...”

Bizimkilerin kıyafetlerine bakınca ne olduğunu anlamıştım. Şortlar, terlikler, şapkalar, güneş gözlükleri… Bir deniz seferi vardı.

“Anamur’a gidiyoruz” dedi Oral, “Hadi hazırlan. Arabada bekliyoruz seni.”

Tamam sıkılıyordum evde oturmaktan ama… Adana’dan Anamur’a gitmek de akıl karı değildi yani! Üstelik o zaman arabalar klimalı da değildi ve hava sıcaklığı, günün hangi saatinde olduğumuza endekslenmiş bir şekilde 40 ile 50 derece arasında gidip geliyordu. Rutubet de cabası!.. Böyle bir sıcakta deli olan deliğinden çıkmaz, ucunda cennet olsa çekilmezdi o yol!

“İyi, peki…” dedim, uflaya puflaya odama dönüp hazırladım bir şeyler, indim aşağıya. Ziya kullanıyordu arabayı. Fethi, araba teybinin diyceyiydi. Oral yol boyunca konuşuyor bir şeyler anlatıyor, ben de uyuyordum. Petrol istasyonlarında, yol üzerindeki çaycılarda verilen yirmi otuz molanın ardından Anamur’a salimen vasıl olduk.

Deniz kenarında bir yerler bulup çadırımızı kurduk yiyecek içecek bir şeyler almak için Anamur’un çarşısına girdik. Ziya o dönem Anamurspor’da futbol oynuyordu ve Anamur’da havası binbeşyüzdü! Gittiğimiz her yerde büyük ilgi görüyor, ne istiyorsak beş kuruş para ödemeden alıyorduk. Biralar, çerezler, karpuz, şeftali…

Sıkı bir alışveriş yapıp çadırımıza döndük. Önce bir deniz yaptık, ardından biraları aldık elimize. Daha ikinci biralara başlamamıştık… Ziya, “Gelin lan” dedi, “Şurada okey oynayalım…” Oral’la Fethi de hemen “Tamam” deyip ayaklandılar. İyi de… Ben okey oynamayı bilmiyordum ki!.. “Ben okey oynamayı bilmem olum!” dedim, utana sıkıla… Ziya, “Kolay olum” dedi, “Ellibirin aynısı. On dakikada öğrenirsin.” Haydaaa…. “Ben ellibir oynamayı da bilmiyorum” dedim, kendime söve saya! “Gel Allan belası gel!.. Öğretiriz sana!..” der gibi baktılar. Kalktık, çadırın hemen yanındaki kahveye yürüdük, masalardan birine oturduk. Okey taşları geldi, masaya döküldü, karıştırıldı, dizildi… Kuralları anlattılar bana… Her sözün arkasından, “Anladın mı?..” diye sora sora… Yahu tamam… Kıldım, uyuzdum ama… Salak değildim! Neyse… Oyun başladı… Bir iki el oynadık... Hoşuma gitmişti bu oyun. Yokuş aşağı koyverdim kendimi, büyük bir zevk alarak oynamaya başladım. Bira, çerez, sigara, okey… Bira, çerez, sigara, okey… Bira çerez, sigara, okey…  Paso okey oynuyorduk! Gece yarısını geride bıraktık, günün ilk saatlerini de ekledik buna...  Artık sandalyede oturamayacak, ıstakanın üzerindeki taşları göremeyecek hale gelmiştik. Kalktık, çadıra yatmaya gittik.

Uyuduk mu, sızdık mı, bayıldık mı bilmiyorum… Vakit öğleye geliyordu uyandığımızda. Yüzümüzü bile yıkamadan denize attık kendimizi. Çıktık, kampingin soğuk suyuyla duş alıp, bir şeyler yemek için kahveye gittik. Ekmek arası tulum, zeytin, domates, biber ve büyük bir bardak çay… Arkasından küçük bardakta ikinci bir çay ve keyif sigarası… Tatilimizin ikinci günü başlamıştı.

“Ne yapalım bugün?..” diye sorduk birbirimize… Bana bıraksalar bir ağaç gölgesinde uyuyacağım ama… Bizimkiler yerinde duramıyor! “Şurayı gezelim, buraya gidelim, falan yeri görelim…” Allah insanlara enerji dağıtırken, bana nasıl pinti davrandıysa, bizimkilere de öylesine yağdırmış! Adamlardan enerji fışkırıyor!

Atladık arabaya, önce Mamure Kalesi, ardından Anamuryum’a gittik. Anamuryum, yapılarının neredeyse tamamının hâlâ ayakta durduğu antik bir kent.  Etkilenmemek mümkün değil. Mükemmel. Hayranlıkla gezdik Anamuryum’u… Deniz de çok güzel. Biraz da denize girdik…. Dönüş yoluna çıktığımızda hava kararmak üzereydi.

“Akşam ne yapalım?” muhabbeti başlarken arabada, “Okey oynayalım!..” dedim büyük bir iştahla. Tadı damağımda kalmıştı gece oynadığımız okeyin.  Bizimkiler “Diskoya gidelim, üç beş kız görürüz” filan diyorlar ama dinleyen kim!.. “Lan olum, şu oyunu sana öğrettiğimize pişman etme bizi!.. Okey filan yok bugün. Önce gidip bir yerde rakı-balık yapıyoruz, ardından da kıyıdaki diskoya gideceğiz. O kadar!” dedi Oral. Fethi ve Ziya da Oral’ın bu kararından yana kullandılar oylarını. Yıkılmıştım. Tüm hevesim kursağımda kalmıştı. “Tamam” dedim, “Dünkü gibi oynamayalım. Bir el oynayalım. Sonra rakı-balık ve disko faslına geçelim. Hatta, diskodaki ilk biralarınız da benden.” Bizimkilerin gözleri parladı beleş birayı duyunca… Kabul ettiler. Kahveye gittik, o muhteşem yeşil çuhalı masaya oturduk, okey takımını istedik… 

Okey takımı ve biralarımız geldi. Önce biralarımızdan birer yudum aldık, sonra taşları boca ettik masanın üzerine, bir güzel karıştırdık ve dizmeye başladık… Dizdik, dizdik, dizdik… O ne?!... Bir taş eksik! Garsonu çağırdık, “Bu takımda taş eksik birader. Yenisini getirir misin?” dedik… Çocuk, “Tabi abi” dedi, masadaki takımı toplayıp, yenisini getirdi. Yeni takımın taşlarını döktük bu sefer masaya, şakır şukur sesleri eşliğinde karıştırdık dört bir koldan… Tekrar dizmeye başladık… Hasttir!... Gene bir taş eksik!.. Oral, “Kalkın gidelim olum. Boş verin okeyi!” deyip, Fethi ile Ziya’yı kışkırtmaya çalışıyor ama… Ben buna meydan vermeden yeni bir okey takımı istedim ve masadakini hemen almasını söyledim garsona… Yeni bir okey takımı geldi, masaya döküldü gene… Karıştırdık sil baştan tüm taşları… Oflaya puflaya dizdik…

Olacak şey değil!.. Yine bir taş eksik!

Sanki kahvenin garsonu bizle dalga geçiyor, her seferinde bir taş eksik takım getiriyordu. Tamam da… Niye böyle bir şey yapsın ki?.. Ben tam yeni bir takım istemeye hazırlanırken… Oral, “Hadi olum gidiyoruz. Başlayacağım sizin okeyinize de, taşınıza da!..” dedi, masadan kalktı. Ben ne kadar, “Bi dakka durun yahu! Yeni bir takım isteyelim.” filan desem de… Dinleyen kim!.. E haklılar da. Okey oyununa, eksik taşına, garsona, masaya söve söve balıkçının yolunu tuttuk. Oturduk, balıklarımızı, rakımızı söyledik ve sohbete başladık. Sohbet güzeldi… Kalkamadık masadan bir türlü. Güneşin doğmasına çok az bir zaman kalmıştı. Ziya, “Kahvaltıyı Alanya’da yapalım lan?” dedi. Çılgınca ama güzel bir fikirdi. Atladık arabaya… Ver elini Alanya!...

Güneş doğarken Alanya’daydık. Kahvaltı edecek bir yer arıyorduk ama… O saatte açık tek bir yer yoktu ve kahvaltı edecek bir yer aradıkça daha da çok acıkıyorduk! Sonunda pes ettik, kepenklerini erken açmış bir bakkalın önünde durduk. Biraz peynir, biraz zeytin aldık… En yakın fırının nerede olduğunu sorduk, öğrendik... Ve… Kahvaltı harekatını başlattık.

Kahvaltımızı ettik, Alanya’nın yollarında biraz turladık ve öğle sonrası tekrardan Anamur’a döndük. Doğrudan bizim kahveye geldik, biralarımızı alıp dün gece okey oynadığımız masaya oturduk... Bizimkilere baktım, “Okey oynayalım mı?” dedim ama… Bizimkilerin dünden kalan sinirleri hâlâ geçmiş değil. Duymadılar bile benim okey teklifimi! Ben de üstelemedim… O anda masanın çuhasındaki delik dikkatimi çekti. Deliğin ucundan beyaz bir şey görünüyordu. Parmağımı soktum, ucu görünen beyaz şeyi çektim dışarı çıkardım… Bir okey taşı! Dün geceki eksik taşlardan biri olmalıydı bu! Çuhayı masaya yapışık tutan don lastiğini çıkardım, çuhayı kaldırdım… Tam tahmin ettiğim gibiydi. Bizim okey takımlarının eksik taşlarının hepsi çuhanın altındaydı! Biz, her yeni takımın taşlarını karıştırırken, taşın birisi delikten çuhanın altına gidiyormuş meğerse. Biz de kek gibi, her seferinde “Taş eksik” deyip, garsondan yeni takım istiyorduk!

Eksik taşları bulduğuma sevinmiştim sevinmesine de… Okeyden de soğumuştum! “Gelin denize gidelim” dedim bizimkilere, “Şu deliği de, taşları da gördükçe sinirlerim tepeme çıkıyor!”

Bu kez oy birliği ile masadan kalkıp, denize gitmeye karar verdik. Ardından yine bira… Yine balık, yine rakı… Bazı geceler muhabbete ara verip gidilen disko turlarında yaptığımız kız kesme operasyonları…

Bir hafta kadar kaldık Anamur’da ve döndük Adana’ya. Yaklaşık 30 sene geçti ve bizim çocuklarla bir araya her gelişimizde çuhadaki delik yüzünden bir türlü oynayamadığım okeyi konuşup gülüşürüz. Haa.. Bir de bir grup turist kıza söylediğim laf var. O laf yüzünden, hem kendimin, hem de bizim çocukların kısmetine(!) mani olmuştum. Onu da başka bir zaman anlatırım.

[Mustafa Öncül]

 


 

Yorumlar
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir!

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 




Adanaca-Türkçe Sözlük

reklam






Sefa Sofuoğlu'nun karikatürleri için tıklayınız.


Mustafa Öncül'ün yazıları için tıklayınız.

Zafer Doruk'un yazıları için tıklayınız.

Konuk yazarlarımızın yazıları için tıklayınız.









Kimler Online

Şuanda 7 konuk çevrimiçi

İstatistik

Üyeler : 75
İçerik : 243
Web Bağlantıları : 6
İçerik Tıklama Görünümü : 415091