Memiş Emmi

e-Posta Yazdır PDF

Şişlerden köze damlayan yağlar parlayıp aleve dönüşüyor. Üflemek alevi daha da azdırınca biz kebapçıların bilinen yöntemini uygulayıp mangalın içine bir tutam tuz serpiyorum, alev çekiliyor. Davlumbaz içine çekse de, ince, tül gibi bir duman yine de kalıyor barakanın içinde .

Lokmacılar, -kebapçı literatüründe boğazına düşkünlere böyle denir- uzun ayaklı taburelerini altlarına çekip mangala yanaşıyorlar. Kimi, önemli bir işe soyunuyormuş gibi gömleğinin kollarını sıyırarak; kimi, özenle düzeltilmiş bıyıklarını elinin tersiyle sıvazlayıp lokmanın yolunu açarak; kimi de gömleğinin yakası kirlenmesin diye ensesine döşediği mendilini çıkarıp omzuna atarak hazırlığını yapıyor. Çünkü kebap yemek önemli olduğu kadar ince zevklerinden biridir de. Onlarla içki sofrasını paylaşacak birinin önce bu incelikleri bilmesi gerekir, işin raconu budur.

Mangal başına takılmanın ön hazırlığından sonra özel isteklere gelir sıra. Bu konuda da her birinin ayrı bir damak tadı vardır. Kimi, etinin çok, kimi, az pişmesini ister; kimi, kuşbaşısını kendinden yağlı, kimi, yağsız ister; kimi, kıymasını sarımsaklı, kimi, bol acılı ister; kimi de kıymasının arasına kabuklu patlıcan dilimleri koydurur. Bu sonuncusu, Gaziantep yöresinin cartlak kebabıdır.

Ortağım Rüştü dolaptan yetmişlik rakıyı, bir sürahi buzlu suyu, buz kalıbını çıkarıp isteyenin, -istemeyen de yok gibi- bardağını doldurur. Ben bu lokmacılar takımıyla ilgilenirken arastanın esnafı sökün eder içeri. Bunların çoğunluğu çırak ve kalfadır. Arastada bizden başka kebapçı yok mudur? Var. Esnaf, kebabın ucuzunu ve bir ekmeklisini verdiğimiz için gelir bize. Rüştü, bir parmak kıymayla bolca salatayı tüm pideye dürüp dürüp onları savuşturduktan sonra mezelere gelir sıra. Mezemizi genellikle salata çeşidi ve bol yeşillik oluştururken, bunlarda da ince zevkler aranır: Ezme salata, soğan salatası, üzerine bol limon sıkılmış maydanoz salatası, közde pişmiş yeşil biberle kuru soğan...

Şişlerde cızırdayan kebapları dilimlenmiş yağlı pidelerin üstüne çektikten sonra elim tezgâhın altına gidiyor. İlk lokmaların ardından rakı bardakları tokuşturulurken tezgâhın altında bekleyen bardağımı kaldırıp ben de lokmacılara katılırdım, alışkanlık işte. İlk yudumdan sonra gözlerimi yumup, “oh be, yarasın babalar!” der, açılışı ben yapardım. Günübirlik içen kendileri değilmiş gibi, çatalı salataya daldırırlarken birer “oh” da onlar çekerlerdi.

“Özlemişim keratayı be.”

“Yarasın!”

“Babalar afiyet olsun!”

“En kötü günlerimiz böyle olsun.”

Rakımı koklaya koklaya içerdim onlarla ama, rakı bugün yasak bana. Oyundan çıkarılmış çocuklar gibi duruyorum tezgâhın ardında. Onlarla rakı içip sohbet eden, bu özelliğinden ötürü de ayrı bir saygınlık gören Veysel Usta değil, arastadaki kebapçı ustalarından herhangi biriyim gözlerinde şimdi.

İşin bu noktaya gelmesinde biraz da Rüştü’nün payı var. Ortağım olduğu için bu hakkı kendisinde görüyor ki, özel hayatımla da kıyısından bucağından ilgilenip arada bir uyarıyor:

“Ağbi, doktorun söylediklerini duydun bak. Dalağını ciğerini seviyorsan...”

Lokmacılar da işin ayrımındalar ki, kendi aralarında sohbet edip benimle yüz göz bile olmuyorlar. Olur ya, biraz yüz bulur da elimi tezgâhın altına atarsam... Eh, bu ceza da bana yeter. Tırnağın etten ayrılmasını bilirsiniz, ne denli acıtıcıdır. Rakıyla dostluğumuz da aynen öyle; ama ayrımında olmadıkları, olsalar da bildik dünyalarına karıştırmadıkları bir ot var ki, doktor onu yasak etmedi bana; daha doğrusu, yasak olduğundan aklına gelmedi: Buralarda deli yonca deriz bu otun adına.Dişisi hayal ülkesinin sisi olarak kullanılır. Sisler dağılınca peşinden sürüklendiğiniz bu gizemli fahişe ciğerinize sokulup sizi kıymık kıymık düşündürürken, bir bakmışsınız ki başınızı almış, bir tatlı, bir bela dünyanın içine sürüklenmişsiniz.

Bu deli otu içtiğimi bir Rüştü bilir. Dedim ya, birçoğu gibi o da bunun dünyasına girmez. Hem, doktor da yasaklamamış, karışmaz ötesine Rüştü. Hatta kimi zaman, “bunun zararını tartışmaya bile gerek yok usta, içmesen iyi olur ama, içince de bambaşka bir adam oluyorsun,” der. “Daha olgun, ne bileyim, daha bir ince fikirli, suskun... Durup durup öyle sözler söylüyorsun ki, şair bile halt etmiş yanında.”

Tuvalete girip tütünü az, otu bol, zıvanası kibrit kutusundan çift kağıtlı bir cıgaralık sarıyorum. Cıgaralığı yaktıktan sonra ucunu üfürüp ateşini harlatıyorum. Bir nefes, bir nefes daha, dudaklarımın zıvanadan çıkardığı derin çığlıkla birlikte koygun bir duman kütlesinin ciğerlerime doğru çekildiğini duyumsuyorum. Cıgaralığı öldürüp cenazesini kaldırdıktan sonra, -esrarcı literatüründe esrarlı sigarayı içip izmaritini söndürme eylemidir bu- mangalı Rüştü’den devralıyorum yine. Kafam kırıldı, -esrar sarhoşuyum anlamında- canım rakı istemiyor artık. Güzel bir havada, denizin ortasında başıboş bir sandala uzanmış, gökyüzünü seyrediyor gibi dinginim. Karşımdaki alemci takımına bakıyorum. Ben rakının ettiğini bilirim ya, onlar bu otun gizemli sarhoşluğunu yaşadılar mı hiç? Sıra bende şimdi. Bıyık altından gülümseyip keyfime bakıyor, hiçbirisiyle içtenlik kurmuyorum. Üstelik, kafamın iyi olduğunu anlıyor, cesaret edip soramıyorlar. Ne zaman, nasıl olmuştu da yüzüm pembeleşmiş, güzelleşmiştim böyle?

Deli ot müthiş acıktırır. Bunun üstüne lokmayı iyi atmazsa bir süre sonra kanı çekilmiş sülüklere döner insan. Bunu bildiğim için iri kuşbaşılardan beş şiş seçip kendim için mangala atıyorum. Lokmacıların gözü mangalda bu kez, bakıp bakıp uyuz oluyorlar.

Şişleri çevirip yağlarını silkelemek için mangala vururken, Memiş Emmi ilişiyor gözüme. Ne zaman yanaştı mangala; uzun süre buradaydı da ben mi ayrımsayamadım yoksa? Eğer böyleyse ayıp oldu adama; çünkü Memiş Emmi’yi severim. Onda sakalları biraz uzamış, kasketli, ufak tefek boyuyla babamı görürüm.

Tezgâhın bir ucuna kolunu dayamış, eli çenesinde, yüzünde mahcup bir keder, içini dökecek bir dost bakınıyor gibi. Bu kafayla hali bana dokunuyor. “Memiş Emmi,” diyorum, “atayım mı senin şişleri mangala?”

İçerden, çok içerden bakıyor. “Canım istemiyor bir şey yeğen,” diyor. “Sen bana ordan bir ufak rakı, yanında da üzerine bolca limon sıkılmış biraz maydanoz veriver, yeter.”

Şaşırıyorum. Her ikindi üzeri buraya gelir, boya sandığını kapının arkasına koyar, iki şiş kendinden yağlı kuşbaşısını mangala attırıp yarım şişe ufak rakı ister, rakısını o iki şiş etle oyalanarak, tadını çıkararak içer, -zam gelmemişse- her günkü hesabını tezgâha bırakıp bir gölge gibi usulca çıkıp giderdi. İlk kez bugün şişlerini mangala attırmadı, otuz beşlik rakıyı da ikiye böldürmedi.

Lokmacıların da ilgisini çekmiş olacak ki, takılıyorlar:

“Bakıyorum işi büyütmüşsün Memiş Emmi, bugün hasılat iyi galiba.”

”Gözümüz yok, Allah daha çok versin emmi.”

“”Karışmayın lan Memiş Emmi’ye, o işini bilir, vardır elbet bir bildiği.”

“Allah’ına kurban Memiş Emmi, yarasın!” Başka zaman olsa ağızlarının payını verir, “konuşmayın lan godoşlar!” derdi. “Kırk yılın başında ufaklığı bölmeyelim dedik, çok mu gördünüz? Ulan şu mangalın başında oturup yıllardır piyizlenir, birbirinize otuz beşlikler, yetmişlikler, kebaplar ısmarlarsınız, ha, öyle mi, değil mi?”

“Öyle,” derlerdi onlar da.

“Gerçi Allah düşürmesin, kolumuz kuvvetimiz yerinde çok şükür, kimseye ihtiyacımız yok ama,” derdi, “bir günden bir güne düşündünüz mü hiç, şurda da bir Memiş Emmimiz oturur, bir duble rakı da ona gönderelim diye? Aklınıza geldi mi hiç?”

Susup gözlerini Memiş Emmi’den kaçırır, söylediklerine bin pişman rasgele bir yerlere bakarlardı. onu kızdırdıkları için gülümsedikleri sanılırdı; oysa çarpılmış gülüşlerdi bunlar.

Bugün de onları haşlamadığı için suratları asılıyor. Biraz da içtiğim ottan olacak, bir ıssızlık çöküyor içime. Dünyadaki her şeye küsmüş gibi bakan, babama benzeyen bu adamla oturup içmez miyim? Bugüne kadar kahrımı çekmiş karaciğerim Memiş Emmi’nin hatırı için bir dublecik rakıya da izin verir herhalde.

Memiş Emmi’ye lokmacılardan uzakta bir masa kuruyorum. Servisini kendi ellerimle yaptıktan sonra, şişlerimle bir duble rakımı da alıp yanına oturuyorum.

“Emmi yarasın.”

“Yarasın yeğen.”

Sağlığıma özen gösteren biriyim ya sözde, “otuz beşlik dokunmasın emmi?” diyorum. “Biliyorsun, hem yaş durumu, hem de...”

“Doğru söylüyorsun da yeğen,” diyor, “yıllardır hep boktan sebepler bulup içtik bu zıkkımı. Zamanla baktık ki böyle kaçak göçek olmuyor, hemen bir kolayını buluverdik. Bunun eteğinin altına sığınıp bütün sebepleri ortadan kaldırdık. Öyle mi, değil mi?”

“Öyle,” diyorum.

“Ama bugün önemli bir sebebim var, yeğen. Bugün limitsiz içerim ben. Niye dersen, bu sebep yüzünden içilir de ondan. Kim ki bunun yüzünden içmem der, yalan söyler. O Allah var ya, o Allah? O Allah’a ver böyle bir derdi, o bile yıkılıncaya kadar içer.”

Barakadakileri şöyle bir gözden geçirip sandalyesini az daha yaklaştırıyor yanıma. Kulağıma eğilip, “yeğen be,” diyor, vazgeçiyor sonra.

“Söyle emmi,” diyorum, “çekinme, beni de bir oğlun bil.”

Bardağındaki rakıyı bir dikişte bitirdikten sonra başını tavana kaldırıp üzüm gözlerini yumuyor. Kırçıl sakalının ortasında bir çift dudak olduğu, oraya saplanmış gibi duran sönmüş bafra izmaritinden anlaşılıyor. Bardağına rakı doldurup sulandırırken, “ee emmi, seni dinliyorum,” diyorum.

“Aaah, yeğen ah!” diyor. “Senin bu Memiş Emmin var ya, bu Memiş Emmin, bitmiş artık, bitmiş. Memiş Emmi’nin öldüğü gün meğer bu günmüş yeğen.”

Böyle bir açılış yapıp merakımı iyice koyulaştırdıktan sonra rakısından bir yudum alıp bardağı masanın üstünde usul usul çeviriyor. “Ben de seni yabancım bilmem yeğen,” diyor. “Sağ ol, varol. Dediğin çok doğru, elbette oğlum gibi görürüm seni. Söylemesi ayıp, biz yengenle o işi ayda bir sefer denerdik. Denerdik diyorum bak, öyle mısmıl bir şey olacağından değil hani. Bu yaştan kelli at olup kuyruk sallayacak halimiz yok ya. Sağ olsun yengen de bilir, kırmaz beni. N’olacak işte, ıkına sıkına, kör topal kandırıp gidiyorduk kendimizi. En son işte, dün geceydi..."

Sönmüş sigarasını kül tablasında iyice ezdikten sonra bir yudum rakı daha içiyor. Kafamın dumanlı oluşundan mıdır nedir, üzüm gözlerine sis çökmüş, kirpiklerine çiy damlamış sanıyorum. Zaten bu otu içince nesneleri nasıl görmek istiyorsam öyle görüyorum. Ayıkınca da bir büyük boşluğun içinde buluyorum kendimi.”

Gözlerini kırpıştırıp taşmasını önlüyor.

“Dün günümüzdü yeğen,” diyor. “Bizim için düğün bayram olurdu o geceler. Bir şenlik ki sorma gitsin, sanırsın ki gerdeğe girecek gelinle damadız. Bir iyice yıkanıp paklanır, sürüp sürüştürür, en yeni çamaşırlarımızı giyinirdik. Dün gece de öyle yaptık. İcraata hazır duruma gelince haydi rasgele deyip işe tutuştuk ki... -ara verip derin bir iç geçiriyor- Yok yeğen, yok! Yıllarca kahrımı çekmiş bu garip Memiş’in küçük suretiyle eder eyler uğraşırım, hadi koçum, aman, yaman derim, yok. Tıs bile yok. Çekmiş boynunu içine, yılkıya salınmış beygirler gibi ööyle durur.”

Bardağındaki son yudumu da içtikten sonra ağzına bir tutam maydanoz atıp çiğniyor.

“Dedim ya yeğen, idare edip gidiyorduk işte... Haa, unutmadan, dün gece bunun üstüne yaşadığım bir olayı daha anlatayım. Eski bir masa saatimiz vardı bizim. Evliliğimizle yaşıt, kurmalı bir saat. Elli yıldır her saat başı, evlendiğimiz günler pek moda olan bir tango müziği çalardı. Biz de kurulu saatler gibi tam elli yıl, sabah akşam hiç bıkıp usanmadan kurup durmuştuk onu. O gece yeğen, kurduğumuz halde ilk kez o gece çalmadı. Rastlantıya bak ki, onun ömrü de garip Memiş’in suretininki kadarmış.”

Gözlerinin taşmasını eliyle set çekip önlüyor.

“Lan yeğen,” diyor, “neye yanarım biliyor musun? Elli yıl birlikte yaşadık yengenle, birlikte güldük, ağladık, birtakım yanlışlar yaptık, birbirimizi kırdığımız günler oldu, özür diledik, pişmanlık duyduk, duymadık, geldi geçti hepsi ama, elli yıl içinde hiç böyle mahcup olmamıştım ona. Yengen baktı ki iş bitmiş, kalkıp ne dedi biliyor musun? ‘Memiiiş, Memiş! Demek buraya kadarmış!’ İşte o an içimden bir şey koptu yeğen, beni hayata bağlayan o son şey. Hissederim ama, tarif edemem onu.”

İçtiğim bir bardak rakı deli yoncanın dumanını yavaş yavaş dağıtınca, kulaklarımda Memiş Emmi’nin yatak odasındaki saatten gelen o eski tangonun müziği kalıyor.

>> Zafer Doruk

Yorumlar
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir!

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 

Adanaca-Türkçe Sözlük

reklam