Orta halli devlet memurlarıydık. En kötü huyumuz ‘akşamcı’lığımızdı. Karım, “İçip içip dışarılarda telef olma, getirip şu mereti evde iç bari, “ deyince arkadaşlığımızı evlerimize taşımaya karar verdik.
Alıp beni evine götürdü, çocuklarıyla tanıştırdı, bizi ailece yemeğe çağırdılar, eşlerimizle çocuklarımız da tanıştı. Sonra biz onları çağırdık, onlar bizi çağırdılar, iyice sıkı fıkı olduk. Biz gece yarılarına kadar içerken, karılarımızla çocuklarımız da kendi aralarında eğleniyorlardı. Bir süre sonra sıkıldıklarını, içkimizi hedef alacaklarını anlayınca hem rakımızı yudumlamaya, hem de onlarla iskambil oynamaya başladık. Ağırlama konusunda birbirimizle yarışıp bankalara borçlandığımız günler artık geride kalmıştı. O gün ne uydurabilmişsek yanına da rakımızı açıp kardeş kardeş içiyorduk. Benden iyi içerdi, bünyesi sağlamdı, ona yetişmeye çalışsam da yarı yolda kalırdım, rakının kalanını hep o içerdi. Şampiyon adını verdiği modeli geçkin bir otomobili vardı, az kahrımızı çekmemişti. Gecenin hangi vakti olursa olsun, ne kadar içerse içsin onun için sorun değildi, ‘Şampiyon yolu kendisi bulur’du. Derken, hafta sonları da birlikte olmaya, Şampiyon’a doluşup her hafta bir yerlere gitmeye başladık. Masrafları paylaşıyorduk; olur ya, o gün birimizin cebi ayazlıysa diğerimiz onun açığını kapatıyordu. Sonra birbirimizin cebinde ne var ne yok bilmeye, kredi kartlarımız sınıra dayandığında birbirimizden borç istemeye başladık. Eşlerimizle çocuklarımızın arasından su sızmıyordu; ki, büyüdüklerinde onun kızıyla benim oğlumu baş göz edip dünür olma hayalleri bile kuruyorduk. Her yere birlikte gidiyor, hangimize bir haksızlık yapılsa ortak tavır alıyorduk. Bir süre sonra içimizde eşimize bile söylemekten çekindiğimiz fırtınalar esince, birbirimizin evine karılarımızın yerine koltuğumuzun altına bir rakı alıp gitmeye, bir kıyıya çekilip baş başa muhabbet etmeye başladık.Bir arada olmaya, ilgi görmeye alıştırdığımız karılarımız önce homurdanıp surat astılar, sonra rakımıza karıştılar; içmek için kendimize başka mekânlar bulunca da önce ev içi hallerimizin, özel alışkanlıklarımızın kapılarını birbirlerine açtılar, sonra da başkalarıyla olan arkadaşlıklarımızı araştırıp bizi birbirimize gammazladılar.
Bir süre sonra aramızda söylenmemiş sözcüklerden kırılgan bir fay hattı oluşmuştu. Evet, herkes tarafından sevilmemiz mümkün değildi, sindirmemiz belki güç oluyordu ama, aynı anda ayrı yerlerde, ikimizi bir arada sevmeyen insanların da konuğu oluyorduk bazen.
O, uzun bir seyahate çıkmıştı. Ne bileyim, kadınlar birbirlerini arıyorlardı nasıl olsa, evini aramak hiç aklıma gelmemişti. Sonra karımdan duydum, karısı kırılmış bana, arkadaşımın yokluğunda onları bir arayıp sormamışım. O, kendi açısından bakınca haklıydı belki. Döndüğünü öğrenip aradım, sesi kırıktı, aramızdaki fayların kırılmaya başladığını hissettim. Uzun bir süre araşmadık. Sonra bir etkinlikte karşılaştık; yemeğe gidilecek, hesaplar ‘Alman usulü’ ödenecekti; hazırlıksızdım, o gitti, ben eve döndüm, uzun süre görüşmedik. Bir arada olmaya, aramızda hiç boşluk bırakmamaya o kadar alışmıştık ki kendisini hasta sanıp bedenini dinleyen kuruntulu adamlar gibiydik; birbirimizden uzakta, birbirimizi dinlemekten huzursuz oluyorduk. Zaman zaman dönüp atmaya çalıştığımız adımlar kısa kalıyordu.
Duydum ki yeni dostlar edinmişler, yedikleri içtikleri ayrı gitmiyormuş. Karılarımız görüşmeyi sürdürüyorlardı, olmadı sonra, rüzgarımızdan ister istemez onlar da etkilendiler. Sağda solda anlattığımız ortak anılarımız bizi dinleyenler tarafından hakkımızda atıp tuttuğumuz anlamında yansıtıldı. Bu böyle olmazdı, birbirimizden bir kötülük görmemiştik, karımla çocuklarımı alıp evlerine gittim. Yeni tanışmış gibiydik, derine inemiyor, havadan sudan ötesini konuşamıyorduk. Hep o bırakırdı bizi arabayla, o gün teklif etmedi, dolmuş bulamayınca eve kadar yürüdük.
Hastalandığını duydum, beyninde kötücül bir yumru saptamışlar, ziyaretine gittim, “İyiyim ben,” dedi. ”Öylesin tabii,” dedim, “bu hastalık kim oluyor ki seninle uğraşıyor?” Konuştuğum her şey ona batıyor, sanki hasta olmadığım için beni kıskanıyordu. Hastalığının tek suçlusu benmişim gibi karısı benimle konuşurken yüzüme bakmıyordu. Uzun süre gitmedim evine, iyidir, bakmayın ona, altından kalkar dedim. Durumunun iyi olmadığını öğrenip gittim sonra, yüzü incelip solmuştu. Hastaneye yatırdılar, ameliyata gireceği için saçını kazımışlardı, şaka yapmaya çalıştım, “Yerinde olsam iyileşince saçımı uzatmam, böyle daha yakışıklı olmuşsun,” dedim, güldü. “Ameliyata girmeden önce şuracıkta bir çilingir sofrası kurabiliriz istersen,” dedim. “Kafamdaki şu mendeburu bir kovayım, oturup bir güzel içeriz,” dedi. Karısı bunu gerçekten yapacakmışız gibi bize kızgın gözlerle bakıyor, kocası içki sözcüğünü ağzına aldıkça içkiden daha çok nefret ediyordu. Yanından ayrılmıyor, çevresinde dört dönüyordu. Bizi bir ara yalnız bıraktı. O çıkınca nedense hiç konuşmadık, daha doğrusu konuşamadık. Çok kalmadı hastanede. Kafasında yeni mendeburların üreyeceğini bilmeden, iyileşeceği umuduyla döndü evine.
Ölmeden iki gün önce yine yatırdılar hastaneye, yalnızca gözleri konuşuyordu. Konuştuklarımızı anlıyor muydu bilmiyorum; ama ne söylemek istediğini ben anlıyordum.
Aradan bir yıl geçmişti, karısı telefonla arayıp karımla uzun uzun konuştular. Bir derneğin açılışı varmış, bizim de gelmemizi istiyordu, gittik. Bizi ak saçlı, elli yaşın üstünde bir adamla tanıştırdı, yeni kocasıymış, bir gün ziyaretimize geleceklerini söylediler. Karım kulağıma eğilip, “Rahmetliye ne kadar benziyor değil mi,” diye fısıldayınca gücüme gitti; doğruydu; ama onun yaşlanmış haliydi sanki. Bu kadın çok konuşmazdı böyle; üstelik olur olmaz şeylere de gülmezdi. Çok içiyordu, kocası tatlı sert bir biçimde daha fazla içmemesini öğütledikçe sinirlenip daha çok içiyordu. Kim bilir kaçıncı kadehiydi, son yudumunu içtikten sonra bize bir açıklama yapması gerekiyormuş gibi, “Yalnızdım,” dedi, “çok yalnızdım.” Kocası, “İstersen gidelim hayatım, iyi görünmüyorsun,” diyerek kürkünü giydirirken, karımın uzattığı kağıt peçeteyi kirpiklerinin dibine bastırıyordu. Onlar gittikten sonra, yeni kocasının Şampiyonu satıp son model bir otomobil aldığını duydum karımdan, bana en çok da bu koydu.
[Zafer Doruk]
| Yorumlar |
|
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."
| < Önceki | Sonraki > |
|---|









