Anasayfa Yazarlar Zafer Doruk Gıcır gıcır bilyeler

Gıcır gıcır bilyeler

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 

Taşı fırlatıp suyun yüzeyinden üç kez sektirdikten sonra, “Sende mi görmedin?” dedi Alican. “Görmedim,” dedim. Ben daha yassı taşlar buluyordum ki onu geçeyim. Attığım taşlar bir-iki sektikten sonra üçüncüsünde suya gömülüyordu. Konuşurken birbirimize çaktırmasak da aramızda gizli bir yarışın olduğunu biliyorduk. “Sence kaçta gelir,” diye sordu. “Bilmiyorum,” dedim, “gecenin bir yarısı geliyormuş ama...”

“Ben beklerim o saate kadar,” dedi. “Sen beklersen ben de beklerim,” dedim. “Bugün Cumartesi nasıl olsa.”

Kendine güvenemedi ki, durup biraz düşündükten sonra, “Yarın sabah erkenden kalkıp beklesek?” dedi.

Kalkamayacağını biliyordum, ben de kalkamazdım. “Yok yok,” dedim, “bu gece bekleyelim.”

Sırtına ay ışığı binince akmıyor gibiydi kanal. Ağustosböcekleriyle kurbağaların sesi geceyi teslim almıştı ya, olsun, onları da biz yönetiyorduk nasıl olsa. Oturduğumuz yer dünyanın merkeziydi. Dünya geceleri bizden soruluyordu. Alican’la ortak bir hükümdarlığımız vardı. O, güvercin taklasını iyi atardı; ben, çelik çomağı iyi oynardım. Çomakla bir vurdum mu dutun tepesini bulurdu çelik. Bilyede ikimizin de üstün tarafı vardı. O, vuruşta; ben, karışta iyiydim. Taş sektirmede de ben iyiydim ama, bir terslik vardı o gece. Ondan birkaç gün önce de bir avuç bilyemi İhsan’a ütülmüştüm. Hepsi de gıcır gıcırdı. Ütmeyi kanıksamış usta bilyeciler gibi attığını vururken yüzünde sevince, coşkuya dair hiçbir iz olmaması daha ağırıma gitmişti. Onu alt etmenin bir başka yolunu bulmalıydım. Dayanamayıp bağırdım bir gün:

“Senin baban yok, kandırıyorsun bizi!”

“Var.”

“Niçin görünmüyor?”

“Siz göremiyorsunuz da ondan. Lokantamız var bizim. Babam evden şafak sökmeden çıkar, gecenin geç vakti gelir.

Annemin cibinlikten başını çıkarıp, “Hadi bakalım geç oldu. Yılanı var, çıyanı var. Alican sen de evinize artık!” diye bizi uyarmadığı Cumartesi gecelerinden birini seçmiştik İhsan’ın yalanını ortaya çıkarmak için. Cumartesi günlerinin bir ayrıcalığı vardı annemle babamın yanında. O gün boyunca kavga etmeyip birbirlerine oldukça incelikli davranır, en güzel giysilerini giyinir, hoş kokular sürünürlerdi.

Sivrisinekler de olmasaydı... Dünyamızı merkezden ele geçirmenin hesabını yapıyorlardı ya, kolay mıydı, karşı saldırı için bütün hazırlığımız tamamdı. Her şey bir kutu kibritin başındaydı. Savulun düşmanlar! Ateş! Kurumuş ot dumanı kanal sakinlerini olağanüstü hal durumuna geçirmeye yeterdi. Hele bir poyraz çıksın, harika bir şenlik yaşanırdı sazlıkta. Saklandıkları yerde huzurları kaçıp suya atlayan küçük sürüngenler, eklembacaklılar ürkütemezlerdi bizi. Yanımıza bir uzay gemisi inecek olsaydı, içinden çıkan uzaylılara mahallemizden birileri gibi bakacaktık.

Bir avluda dört ev birden. Ev dediğimiz de ne ki, birer odayla kümes kadar birer mutfak. Tuvaletle banyo avlu halkının ortak malıydı. “Az kaldı, sabredin,” derdi babam. “Biraz demirimizle çimentomuz var nasıl olsa. Kanaldan uzakta rahmetli anamdan kalma arsada tuvaletiyle banyosu içinde olan iki odalı bir ev yaptıracağız. Ben de kadınımla banyo yapacağım o zaman, gözüm açık gitmeyecek.” “Ayıp, ayıp!” derdi annem. “Çocuğun yanında...” Ben çocukmuşum da bilmezmişim. Alican ballandıra ballandıra anlatırdı. Üstelik babası da annesini yıkıyormuş onun.

“Yarın Bahçe Sineması’na gidelim mi?” dedim. “Salak mısın?” dedi Alican. “Tek başımıza izin verirler mi?” “Sarı Melahat götürür gene,” dedim, “yarın sinema günü ya onun.”

Sarı Melahat dul, boylu poslu, sarışın, kavgadan hoşlanmayan neşeli bir kadındı. Birkaç yıl oturmuştu bizim avluda. Adının Melahat olmadığı, gâvur olduğu, bu adı ona açık saçık dolaşıp bir bar kadınını çağrıştırdığı için mahallelinin taktığı, ecnebi memleketinde bir Türk’le evlenip buraya yerleştiği, kocasının onu aldattığı, ayrıldıkları, gururu uğruna burada kaldığı, pazarlamacılık yaptığı ama, iyi bir ayak olmadığı yolunda söylentiler vardı. Kimi sözcükleri yuvarlayıp yutsa da Türkçe’yi bizim mahalleliden iyi konuşurdu. Avlumuzun sonundaki ev Saçaklı Raziye ablanındı. Ufak tefekti ama, güçlü bir kadındı. Kocasını öldürüp yedi yıl hapis yatmış gençliğinde. Biz çocuklar kocasını niçin öldürdüğünü hiç öğrenememiştik. Başta Sarı Melahat olmak üzere, avluda ve komşu avlularda ne kadar dul kadın varsa namuslarından önce o sorumluydu. Şehir dışına çıkan, fabrikada gece vardiyasına kalan kocalar, karılarının namusunu Saçaklı Raziye ablaya emanet ederlerdi. Kendinden sürmeli bir hava versin diye, inat ya, kaşlarına rastık çekip göz altlarının çürüğünü çekici bir hale getirirdi. Elleri böğründe kasılarak gezen bu Saçaklı Raziye, kızı gibi sakındığı, açık saçık gezmemesi, erkeklerle fazla yüz göz olmaması için sık sık uyardığı o boylu poslu Melahat ablayı banyo sırasını çalıyor, banyoda çok kalıyor diye altına bir aldıydı, hiç unutmam, eline doladığıyla kadının saçlarını avlunun çevresinde sürüm sürüm süründürdüydü. “Seni Ermeni tohumu seni!” diye bağırıyordu bir yandan da. Komşu kadınlar fısıldaşırken duyardım, Ermeni’nin dini imanı olmazmış. Ermeni’nin ne olduğunu sorunca, “Küçüklerin böyle şeyleri bilmesi sakıncalı,” diyerek merakımı sustururdu annem.

Babamın birkaç kesekağıdı dolusu meyveyle geldiği akşamlar kesekağıtlarından biri Melahat ablaya verilirdi. “Dul bir kadın. İnsanlık bunu gerektirir,” derdi babam. Onun meyve getirdiği akşamlar annemin baş ağrıları tutar, başını Kızılderililer gibi tülbentle sıkı sıkı bağlardı; öyle ki, annemin başını ağrıttıkları için meyvelerden tat almaz olmuştum.

Alican’la yan yana geldiğimizde tüm bir erkek oluyormuşuz. Melahat abla bizimle sinemaya gitmekten memnundu ama, acıklı filmlerde ağlaması yok muydu, hikayede yaşananların sorumlusu bizmişiz gibi sinemadan çıkınca boyumuzdan büyük suçumuzla yürürdük yanında. Ne yapalım, biz de filmle ilgili aklımıza takılan soruları ona sormak için ertesi günü, hüznünü soyunduğu bir vakti beklerdik.

“Gelir mi?” diye sordu Alican. “Varsa gelir,” dedim. “

“Varsa bile İhsan onu göremez ki. Çünkü o saatte uyumuş olur.“

“Babası değil mi, salak! İsterse bekler.”

“Uykusuz kalsa da mı?”

“Kalsa da. Hadi babası gelirken bir oyuncak almışsa?”

“Oyuncak da neymiş? Benim babamın lokantası olsa kebap getirir.”

Ateş söner sönmez sinekler çevremizi sarıp bıraktıkları yerden atışlarını sürdürüyorlardı. Kanalın kıyısından yürüyüp gece vardiyasına giden tütün ve yağ işçilerinin yansıları sularda çoğaldıkça hükümdarlığımız tehlikeye girip soru atışları başlıyordu:

“Ne oturuyorsunuz lan burada gecenin bir vakti?”

“Yok mudur sizin eviniz barkınız oğlum?

Sorularla birlikte sıcak da artıyor; karpuz, yosun, tütün, yanık yağ kokusu birbirine karışıp havayı daha da ağırlaştırıyordu. Son işçi de geçip gittikten sonra yanımızdan akan bir gölge İhsanların evine doğru süzüldü. Biraz bekledikten sonra kalkıp birer Kızılderili sessizliği ve çevikliğiyle evin penceresinin altına sokulduk. İçerden gelen sesler merakımızı kamçılayınca başımızı kaldırıp içeri baktık. İhsan bir köşeye pusmuş, içini çekerek ağlıyordu. Annesinin yüzü hafif leylak moruydu. Alfabede gördüğümüz anneler kadar güzel, saf, kendinden hüzünlüydü. Adamın yüzünü uzun uzun inceledikten sonra onun baba olduğuna inandım. Babam beni Alman sirkine götürmüştü bir gün. Kafeste gösteri sırasını bekleyen bir kaplanı gösterip, “Bak,” demişti, “sen aslında bunun kendi isteğiyle çıkıp gösteri yaptığını sanıyorsun değil mi? Ama hayır, nasıl da kıstırılmış gibi bakıyor, görüyor musun? Şimdi bunu bıraksalar Aladağ’ın ormanlarına doğru nasıl da atar kendini.” Adam, aynen o kıstırılmış kaplan gibi bakıyordu. İhsan doğru söylüyormuş. Derin ve içli nasıl utanılır ilk orada öğrendim.

“Yeter!” diye bağırdı adam. “Üstüme gelip durmayın artık! İş bulundu da gidip çalışmıyoruz muyuz! Ayaklarıma kara sular indi dolaşmaktan be! Gündüz ortalıkta dolaşmıyorum ki, karısı çamaşıra gidiyor, evde erkeği boş oturuyor demesinler diye!”

Kadın, “Biliyorum,” dedi, “bilmiyor muyum sanıyorsun? Ben çamaşıra giderken seni bu avluda boş oturtur mu Saçaklı Raziye? Bayrağı çekip de ele güne rezil etmez mi? Hiç ister miyim erkeğimin rezil olmasını?

Birbirimize bir iyi geceler bile dileyemeden evlerimize doğru yöneldik. Boğazımdaki hıçkırığı yutmaya çalışarak cibinliğe doğru yaklaşırken, annemin morarmış fısıltısını duyuyordum:

“Hadi, biraz daha hızlı herif, oğlan geliyor!”

“Hay babasının şarap çanağına!” diyordu babam soluk soluğa. “Gel desen eşşek sıpasına böyle çabuk gelmez.”

[Zefer Doruk]

Yorumlar
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir!

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 




Adanaca-Türkçe Sözlük

reklam






Sefa Sofuoğlu'nun karikatürleri için tıklayınız.


Mustafa Öncül'ün yazıları için tıklayınız.

Zafer Doruk'un yazıları için tıklayınız.

Konuk yazarlarımızın yazıları için tıklayınız.









Kimler Online

Şuanda 115 konuk çevrimiçi

İstatistik

Üyeler : 74
İçerik : 243
Web Bağlantıları : 6
İçerik Tıklama Görünümü : 360225