Horozcular kahvesine girerken yüzünde kederli bir mahcubiyet asılıydı. İçeriye bir göz gezdirdikten sonra horozların dövüştüğü ringe doğru ilerledi, ringin çevresine toplanmış bağırıp çağıran kalabalığın arasına sokuldu…
Horozlar sıçrayıp sıçrayıp göğüs göğse, gaga gagaya vuruşurken, köy düğünlerinde rakıyı fazla kaçırıp oyuna çıkmış adamlar gibi sendeliyorlardı. Bazen biri, üzerlerine oynanan oyunun bilincine varmış gibi kendini ringin kıyısına atıyor, savunma pozisyonunda dururken rakibinin vuruşma kararlılığı karşısında o da vuruşmak zorunda kalıyordu. Bazen öbürü vurucu bir darbe aldığında zafer sarhoşluğundan silkinip durumun ciddiyetini anlıyor, az önce kendisine sunulan anlaşmayı kavrayamadığı için önce kaçış vaziyeti alıyor, rakibinin gevşemesi karşısında da dönüp ansızın saldırıyordu. Bazen de pehlivanlar gibi birbirlerinin güçlerini sınamak için hızlarını kesip boyun boyuna, ibik ibiğe sürtüşüyor, sonra ansızın sıçrayıp birbirine karışmış kan ve terlerini taraftarların üzerlerine sıçratıyorlardı.
Gözleri şiddetin verdiği hazla kocaman kocaman açılmış taraftarlar küfredip coştukça dönülmez bir kavgaya itildiklerini anlayan iki rakip, kendilerini nasıl bir sonun beklediğine bazen boş verip sırasıyla sıçrıyor, bunu göze hoş gelen ritmik bir figüre dönüştürdükleri için onlara sanki dövüşmenin de bir incelik gerektirdiğini gösteriyorlardı.
Birbirlerine üstünlük kuramayınca saldırıyı kesip karşılıklı dönüyor, yenilenin belki de ölüme mahkûm edileceğini, ama birlikte kaçarlarsa az da olsa hayatta kalma şanslarının doğacağını, alacakları ceza ne olursa olsun paylaşıp hafifleteceklerini düşünüyor, aynı şeyi düşündüklerinden habersiz, birlikte davranamıyorlardı.
Düşünme süreleri uzayınca sahipleri ringe fırlayıp duruma el koyuyor, tutup boyunlarını uzun uzun sıvazladıktan sonra kanlı başlarını su dolu helkelere batırıp çıkarıyor, serinleyip kendilerine geldiklerinde yeni bir raunt için tekrar ringe fırlatıyorlardı.
O zaman anlıyordu ki horozlar, yaşamak için yenmekten başka seçenekleri kalmamıştır…
Onlar yeni bir raunda başlarken kimisi bahsi artırıyor, kimisi yeni bir bahis için hazırlanıyor, kimisi de bahisten kaçınanları tezahüratla dolduruşa getirip katılmalarını sağlıyordu. Bu durum garsonun işine de yarıyordu: Çay bardaklarıyla yüklü tepsiyi bir akrobat gibi sallayıp döndürerek ellerine birer bardak çay tutuşturuyor, sonra dönüp çay paralarını topluyordu.
Asıl dövüş birbirlerine moral bozucu sözler söyleyip işi hakarete kadar vardıran horoz sahipleri arasındaydı ve bu durum horozlar üzerinde ayrı bir baskı oluşturuyordu:
“Ya yenecek ya öleceksin!”
Yenilme korkusu ölüm korkusuna dönüşünce, bu seçeneği artık düşünmek bile istemeyen horozlar, canlarını gagalarına ve pençelerine takıp bir tek amaç için: yenmek için uğraş veriyor, boynu koparılıp öldürülmekten, ya da yaralı, sakat, sefil bir horoz olarak yaşamaktansa dövüşerek ölmenin daha anlamlı olacağını düşünüyorlardı.
Biri bazen sert bir darbe yiyince derisini deldirmemek için paniğe kapılıyor, sahibi önünde ardında dolanıp onu küfürle, hakaretle yeniden dövüşe itene kadar ringin çevresinde birkaç tur atıyor, sonra umarsızca dönüp rakibinin üstüne atılıyordu.
Bu çarpışmalardan birinde dövüşçülerden biri boynu parçalanıp ringin ortasında fırıldak gibi dönmeye başlayınca, öbürü bunu fırsat bilip bütün gücüyle sıçradı ve gagasını onun gözbebeğinin tam orta yerine çaktı!
Artık işini bitirmişti…
Gözünün birini yitirip başı kanlar içinde kalan horoz bir yandan artçı darbelerden sakınmak, bir yandan da izleyicide çarpışarak yenilmiş bir dövüşçü görüntüsü uyandırmak için, ama rakibinin nereden saldıracağını seçemeden bilinçsizce sıçrıyor, bu çabaları rakibinin havada bıraktığı boşlukları vurmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Kendisine sunulmuş bu eşsiz armağanla az önceki ölümcül kavgadan sıyrılan horoz sevinç sarhoşu, mağrur, taraftarlarının tezahüratları arasında ringde kabararak dolaşırken, başından boynuna doğru kan sızan yenik horoz bir köşede pusmuş, üzerine kızgın yağ gibi sıçrayan küfürler, tehditler, aşağılamalar altında ölümün bir kurtuluş olduğunu anlamakta geç kaldığı için kendinden utanıyordu.
Sahibinin avurtları çökük kara kuru yüzü morarmış, gözlerinin sararmış aklarına kan yürümüştü. Daha fazla dayanamadı, ringe fırlayıp horozu tutar tutmaz boynunu kavradı.
O an’a kadar dövüşü sakin bir biçimde izleyen Memiş Emmi, ömründen süzdüğü ne kadar acı varsa onunla dövülüp ezilmiş çatal bir sesle bağırdı:
“Dur yeğenim, koparma!”
Ortalık bir anda sus pus olmuş, herkes dönmüş ona bakıyordu.
“Ne istersin elindeki o horoza?”
Horozun boynunda taş kesilmiş kara kuru el bu soru üzerine ağır ağır gevşedi, parmaklar çözülüp canlandı, horozun kanlı boynunu bir aşağı bir yukarı sıvazlamaya başladı.
“De get işine emmi!” dedi oradan biri. “Antika adamsın valla, bu dayak yemiş kör horozu alıp da ne yapacaksın?”
“O benim bileceğim iş!” dedi Memiş Emmi. “İster keserim, ister salarım gider!”
Sonra yine horozun sahibine döndü: “Ne istersin, sen onu bir de hele!”
Muzaffer horozun kabadayılığından geçilmiyordu. Sahibi boynunu nazlı bir çocuğu okşar gibi sıvazlayıp, şefkatli bir baba sevecenliğiyle gülümserken, bir yandan da gelen tebrikleri kabul edip herkese çay ısmarlıyordu. O, sahibinin tombul kucağında kabarıp guruldarken, arada bir uzun uzun ötüp çalım satıyor, sahibinin çorak kucağında eğreti bir sığıntı gibi bekleyen, canının ve yitirdiği onurunun derdine düşmüş yenik horozun üstüne üstüne yekinerek onu daha çok aşağılıyordu. Sahibi, Memiş Emminin yanına sokuldu, gülerek, “İstersen sana bu horozu vereyim emmi ha, ne dersin?” dedi. “Eğer gücün yeterse tabii.”
“Yok,” dedi Memiş Emmi, yenik horozu gözleriyle göstererek, “ben bu horozu istiyorum!”
Gülüşmeler…
“Peki, ne vereceksin bu şerefsize emmi?” dedi kara kuru adam.
“Temizinden bir yirmilik çalışır.”
Herkes birbirine baktı. Memiş Emmi istesin, üstüne üç- beş daha vererek şu zafer kazanmış horozu bile alabilirdi.
Sağdan soldan sesler yükseldi:
“Ver gitsin! Ver gitsin!”
“Hakkını yememek gerek, o da iyi dövüştü!”
“Yazıktır, yazık! ”
Bu sesler hem onun, hem de yenik horozun incinmiş onurlarına bir nebze ilaç gibi gelmişti. Hele başı kanlı kör bir horoz için belki milyonda rastlanacak bir şanstı; kanıksanmış bir zaferin sevincini gölgede bırakacak bir şans. Umudun bittiği yerden filiz veren bir hayat. Bir yeniden doğuş…
“Verdim gitti!” dedi adam. Parayı alıp horozu yeni sahibine uzattı. Ona az önceki yıkımı yaşattığı için giderayak hakaret edip içini serinletmeyi de bir kazanç bildi:
“Bu şerefsizin etini biraz kaynattın mıydı yeter emmi” dedi, “mehlem gibi olmuştur bu şimdi. Çünkü adi hayvan, o kadar dayak yedi ki, eti yenilecek kıvama gelmiştir şimdi. Aslında bunu götürüp aç kedilerin önüne atmak vardı ya, dua etsin sana! Nankör hayvan, ben nasıl baktım buna, aha buradakiler iyi bilir! Ama bu ne yaptı, beni bir ton borca soktu. Al götür, ablamla afiyetle yiyin!
Memiş Emmi horozu koltuğunun arasına kıstırıp kahveden çıktı. Ortalık kararmış, cadde ve sokakların lambaları yanmaya başlamıştı. Sulama kanalının kıyısında yürürken arada bir kasketini çıkarıp yelpaze gibi sallıyor, horozun kanlı başını serinletiyordu.
“Yaa, koçum, işte böyledir bu dünya!” dedi. “Yıllarca çalış, didin, çabala, dost bildiklerinin uğruna bir ömür heba et, biraz çaptan düşünce kelleni koparmaya kalkışsınlar! Mesela, sen: Kim bilir o deyyusa ne paralar kazandırdın zamanında! Nice dövüşlerden alnın ak, başın dik çıktın. Ne vefasız, ne kadir kıymet bilmez bir dünyadır şu dinine yandığımın dünyası! Gerçi benim de senden geri kalır bir tarafım yoktur ya! Kırk yıldır bir yastığa baş koyduğumuz öz bir karım, yani yengen, aynen şu senin fırıldak sahibinin yaptığını bana yaptı. Hem çok değil, daha dün gece biletimi kesti. Kalkıp ne dedi bana biliyor musun? Benim gibi zamanında nice yürekleri dağlamış, nice gönülleri hoplatmış bir adama hem de. Kendisi iyi bilir. Gençliğimde az dolaşmadıydı peşimde. Şu gördüğün Memiş Emmin var ya koçum, dön de bir bak hele! Peşine kaymakam kızı düşmüş de başını kaldırıp tınmamış hiç! Yengenin beni elde etmek için çevirmediği film kalmadıydı! Sonra n’oldu, ha, n’oldu? Çok değil, daha dün gece. Onca yıl kartallar gibi uçan kuş dün gece ilk kez havalanmayınca kakıp ne dedi biliyor musun? : ‘Memiiiş, Memiş! Demek buraya kadarmış!’ Sonra tutup yataklarımızı ayırdı. Yaa, kader arkadaşım benim, yorma kafanı, beterin beteri var demişler! Ama bana n’olur ki, eyvallah edersem ona, adam değilim! Onun emekli maaşı varsa benim de iyi kötü bir boya sandığım var. Hatasını anlayıp özür dileyene kadar dönmem bir daha o eve. Dal rüzgârı affetse de kırıldı bir kere. Daha iyi bir yer bulana kadar gider Zaza’nın sabahçı kahvesinde hem geceler hem de rızkımızın peşinden koştururuz… Ne o koçum, sıkıldın mı? Kafanı şişirmiyorum değil mi? Sıkıldıysan öt anasını satayım! Şu kavanoz dipli dünyada ne kadar kadir kıymet bilmez, kibirli, vefasız, burnu havalı insan varsa topunun birden anasına avratına öt!
Horoz önce ufaktan bir kıpırdadı, sonra silkinip diklendi. Alacakaranlığın içine üç- beş beyaz tüy düştü. Boynunu uzatıp acı bir bozlak söyler gibi uzun uzun öttü, durup durup öttü…
[Zafer Doruk]
| Yorumlar |
|
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."
| Sonraki > |
|---|










